Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı ise yani İmperatoriçe Teodora....Her ikisi de soylu aristokrat ailelerden gelmiyordu. Justinianus en azından askeri eğitim almış ama Teodora Hipodromun arka sokaklarında yaşayan gerçek bir yoksul aileden geliyordu.Kısaca kader diyelim, bu iki insanı koskoca bir İmparatorluğun başına getirir.
İmparator Justinianus'un hayalleri büyüktü ama hayaller büyük olunca masraflarda ağırlaşır...Justinianus’un temel hedefi, Roma İmparatorluğu’nun evrensel egemenlik iddiasını yeniden tesis etmekti. Bu amaçla: Hukuk reformu (Corpus Iuris Civilis), merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi, Batı’da askerî seferler, büyük ölçekli mimari projeler hayata geçirilmiştir. Ancak bu reform programı, devletin mali kapasitesini zorlamış ve ağır vergilendirme politikalarını beraberinde getirmiştir.
Maliye politikalarının uygulanmasında özellikle Kapadokyalı Ioannes’in sert uygulamaları, şehirli orta sınıf üzerinde ciddi hoşnutsuzluk yaratmıştır. Saray çevresindeki bürokratik elitin desteklenmesi, iktidarın sürekliliği açısından önemli görülüyordu.Sarayında soyluları ağırlıyor onlarla iyi geçinebilmek için kesenin ağzını açıyor ve etrafı zenginleştikçe yaptığı harcamalar da giderek artıyordu...Sadakat temelli atamalr idari kapasite üzerinde tartışmalara yol açıyordu.Bu da yönetimde sorunlar yaratıyor, yapılan hatalar yumağı ile masraflar ağırlaşıyor ve halkın üzerindeki baskılar da artıyordu. Vergiler artıyor ama gelirler azalıyordu... Artık Konstantinopolis halkı ağır vergi yükü altındadır. Tüccarlar huzursuzdu. Zanaatkârlar öfkeli idi. Aristokrasi ise imparatorun merkeziyetçi politikalarından rahatsız olmaya başlamıştı.
Ekonomik sorunların yanı sıra İmparator Konstantin'in hristiyanlar arasında yarattığı sorunla da uğraşmak zorunda kalmıştı..Pagan geleneklerin yerini Hristiyanlık aldı; teolojik ayrışmalar siyasallaştı. Hristiyanlık dininin iç sorunlarını çözmek için kosil toplantıları yapılıyordu fakat bu Konsil toplantıları sonucunda inanalar ikiye ayrılmışlardı...Tartışma, İsa’nın doğası üzerineydi: Tek doğa mı (Monofizit), iki doğa mı (Diofizit)? Yani bu yeni dine inananlar ortadan ikiye bölünmüş Monfizit'e inananlar ve diofizit'e inananlar kendi aralarına bir türlü birlik sağlayamıyorlardı. Ayrıca bir çok alt gurup da dini inanışları törpülüyordu...
Kriz giderek büyüyordu bir tsunami gelmek üzereydi ama bu arada hipodromda eğlenceler de sürmekteydi..Bu eğlenceler, ekonomik baskı altındaki halk için bir rahatlama alanıydı; ancak aynı zamanda kamusal öfkenin kontrollü biçimde boşaltıldığı bir mekanizma işlevi de görüyordu..Merkezi tönetim sınırsız ve sorgusuzca halktan aldığı yüksek vergiyi eritirken, baskılar giderek artmış ve insanlar artık patlamak üzereydi.
Hipodromdaki araba yarışları yalnızca eğlence amaçlı yapılmazdı . Burası, halkın sesini duyurduğu en önemli yerlerden biriydi. Siyasi kimlikler, dini eğilimler, sosyal sınıflar burada temsil edilirdi. Hipodromda yarışan takımlar günümüzde olduğu gibi bazı renklerle simgeleniyordu..Maviler, kırmızılar, yeşiller, beyazlar gibi sonuçda bazı rankler giderek yok olurlar ve sahneye iki renk çıkar: Maviler (Venetoi) ve Yeşiller (Prasinoi).
532 yılı ocak ayında biri Mavilere diğeri de Yeşiller gurubuna ait iki kişi idam edilmek üzereyken halk affedilmelerini ister. İmparator ise geri adım atmaz...
Ve Hipodrom’da bir çığlık yükselir:
“Nika!” — Zafer!
Bu artık bir spor sloganı değil, bir başkaldırıdır.
İmparator sarayda panik içindedir. Kaçmayı düşünür. Tam o anda sahneye bir kadın çıkar.
Theodora.
Ve tarihe geçen şu sözü söyler: “Mor, en asil kefendir.”
Yani: İmparatorluk tacını taşıyorsan, kaçamazsın. Justinianus kararını verir Generalleri Belisarius ve Mundus Hipodrom’u kuşatır. Kapılar kapatılır. Ve içeride yaklaşık 30.000 insan öldürülür. Beş gün boyunca şehir yanar. Senato binası alevler içinde kalır. Zeuksippos Hamamları tahrip edilir. Ve eski Ayasofya küle döner. Konstantinopolis bir savaş alanına dönüşür. Bu, Doğu Roma tarihinin en kanlı iç hesaplaşmalarından biridir.
Ama paradoks şudur: Yıkım, yeniden doğuşun başlangıcı olur. Justinianus isyandan daha güçlü çıkar. Aristokrasi zayıflatılır. Merkezî otorite pekiştirilir. Halk ise daha da fakirleşir vergiler daha da artar...Ve küllerin arasından bir yapı yükselir. 537 yılında yeni Ayasofya tamamlanır.
Tarih bize tekrar tekrar bir şeyi gösterir: devletler sadece dış düşmanlarla değil, içeride yaşanan meşruiyet krizleriyle sarsılır.
532 yılında Konstantinopolis’te patlayan Nika Ayaklanması, bunun erken bir örneğidir.
532’de I. Justinianus döneminde yönetim büyük ölçüde saray merkezliydi. Konstantinopolis’te imparator, hem siyasi hem dini otoriteyi temsil ediyordu.
Modern devletlerde ise teorik olarak güçler ayrılığı vardır. Ancak tarih boyunca — yalnız Doğu Roma'da değil — merkeziyetçilik arttıkça: Bürokrasi güçlenir, karar alma süreçleri merkezde toplanır, yerel özerklik ve yerel temsil genellikle zayıflar, “Saray” sembolik bir merkez hâline gelir.
Tarihsel olarak ekonomik baskı arttığında: Toplumsal meşruiyet sorgulanır ,devlete duyulan güven azalır, Kimlik siyasetleri güçlenir..
Bu dinamik sadece Doğu Roma’ya özgü değildir; modern toplumlarda da ekonomik krizler siyasal gerilim üretir.
Bunun üzerine bir de din olgusunu eklersek işler iyice karışır..6. yüzyılda Kadıköy sonrası teolojik tartışmalar, siyasi kimliklerle iç içe geçmişti. Doğu Roma 'da imparator aynı zamanda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülüyordu. Modern anayasal devletlerde laiklik ilkesi teorik olarak bu ayrımı koyar. Ancak pratikte dinin siyasal meşruiyet üretme aracı olarak kullanılması, dünya tarihinin pek çok döneminde görülmüştür. Bu da evrensel bir siyaset sosyolojisi konusudur.
Doğu Roma’da hipodrom: Toplumsal enerjinin boşaldığı yerdi. İmparatorun halkla doğrudan temas ettiği mekândı. Kamusal muhalefetin kontrollü alanıydı.
Modern toplumlarda “hipodrom”un yerini ne alır? Sosyal medya, Sokak gösterileri, Sivil toplum ve Seçimler..

