29 Ekim 2021

Baha ile gezmeye hazır mıyız??


 GÜNEŞ ANADOLU'DAN YÜKSELİR...



Harika yolculuğumuza başlamadan önce sizlere yanında çifte kavrulmuş lokumu ile güzel bir Türk kahvesi ikram ediyorum. Afiyet olsun.

 


   İtalyanca olarak başladığım  Türkiye'yi tanıtım yolculuğuna, bloğumu takip eden birçok Türk gezgininden gelen istek üzerine Türkçe paylaşım da yapmaya karar verdim.

Uzun yıllar İtalyanca rehberlik yaptığım için onlar bana Gianni deseler de gerçek adım Bahadır Can. Pandemiden dolayı turlarım tamamen bitti. Ben de evde boş oturmaktansa gezdiğim gördüğüm yerler hakkındaki bildiklerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Asıl amacım bir "karavan" alıp Anadolu'yu baştan aşağı dolaşıp çok daha zengin görüntüler ile belgesel tadında videolar yapmak idi... Ama ülkemizin ekonomik koşullarının giderek bozulması yüzünden ne yazık ki bu projemi gerçekleştiremiyorum.

Şimdilik...


Bir süre için turlar boyunca çektiğim fotolarla idare etmek zorundayım. 

  Biz Türklerin şikayet ettiği bir konu vardır; "Bu yabancı turistler memleketimizin kıymetini bizden daha iyi biliyorlar". diye söylenir dururlar. Hiç şüphesiz gerçekten bizim ülkemizin değerini bizden çok daha iyi biliyorlar, neden mi? Yanıt çok basit: Okuyorlar.

Belki, okulların düzenlediği öğrenci gurupları ile herhangi bir müzede ya da bir ören yerinde karşılaşmışsınızdır. Ne öğrencilerin ne de öğretmenlerin elinde o gezilen yer ile ilgili bir bilgi, bir not dahi yoktur. Öğretmenlerimiz çocukları sadece sıraya sokmaya çalışırlar ve sessiz olmaları için uyarırlar. Bağırış ve çığırışlar arasında müze ya da ören yeri gezilir ve sonuç !!! Üzgünüm ama sıfır...

Okumalıyız daha çok okumalıyız, hep merak etmeli ve doğru bilgiye ulaşmalıyız.

Gelelim bizim turumuza...Uzun ve heyecanlı bir Türkiye turu yapmaya hazır mıyız!?...

    Ben bu turu Trabzon'dan başlayıp Gazi Antep'te bitirmeyi planlıyorum. Bu güzel ülkemin batısı daha çok gezilir görülür de doğu biraz ikinci plana atılır gibi!! Farklı inanışlar, farklı kültürler ve birbirinden eşsiz güzellikteki camiler, medreseler, kiliseler, manastırlar, sit alanları ve doğal güzellikler dağlar, ovalar, göller, nehirler....ve daha niceleri...Üzgünüm ama kebaplardan, lahmacunlardan bahsetmeyi düşünmüyorum!!!

Bu güzel ülkeyi tanıtmaya doğudan başlayacağım, çünkü                                                            

           "Güneş Anadolu'dan Yükselir"...




 Tanrıların buluştuğu Nemrut Dağındayız



    Yunan Tanrıları Zeus ve Herkül batıya doğru bakıyorlar,



  Pers Tanrıları ise Ahuramazda ve Mitra ise doğuya doğru bakıyorlar.


Hep tekrarlar dururuz "Anadolu doğu ile batı arasında uzanan bir köprüdür" diye.

 


  

Bu yüzden Antiochos'un Hierotezyonunu gerçekten çok severim. Benim güzel ülkemi çok doğru bir şekilde sentezleyip bizlere sunan olağanüstü güzel bir yerdir bu Hierotezyon. Antiochos doğulu ve batılı atalarına duyduğu saygıdan dolayı, Doğu ve Batı Tanrılarını bir dağın tepesinde birleştirmiş ve Anadolu'yu en güzel şekilde özetlemiştir.


Nehirler Fırat, Dicle, Kızılırmak, Büyük ve Küçük Menderes nehirleri, Seyhan, Ceyhan ve niceleri... Bütün bu nehirler bu kadim toprakların üzerinde binlerce yıldır akıp giden  yaşam damarlarıdır. Uygarlıklar da  nehirlere  benzer, nasıl ki nehirler birleşip denizlere denizler de okyanuslara ulaşıyorsa; medeniyetler de birleşerek evrensel uygarlığı oluşturmaktadır.




Neredeyse tüm dünyanın tanıdığı Fırat ve Dicle Nehir'lerinin arasındaki toprakları işaret eden Mezopotamya birçok kültürün ilk kez doğduğu kadim topraklardır.

 Çayönü, Hallan Çemi, Nevali Çöri ve Göbekli Tepe, Karahan Tepe, Sümer, Babil, Asur ve niceleri ...


   Göbekli Tepe, kireçtaşından yapılmış yüksek ve alçak kabartmalı "T" şeklindeki devasa sütunlarıyla tüm tarih anlayışımızı yeniden düşünmeye zorluyor. Göbeklitepe günlük işlerin yapıldığı bir alan değil, özellikle Yukarı Mezopotamya'da seçilmiş kutsal bir bölgedir. 

  İnsan, önce tarım yapmak için yerleşmiş, sonra kalıcı yapılar inşa etmiştir, şehirler kurmuştur. Diye öğrenmiştik...!

Göbeklitepe'yi inşa edenler ise bizlere bunun aksini gösterdi.




  Şimdilik bu gizemli topraklardan uzaklaşıyor ve Mezopotamya'dan Türkiye'nin kuzey doğusuna, Trabzon şehrinin bulunduğu yere gidiyoruz.

Yazılarım genç meslektaşlarım için  bir yardımcı kaynak olarak da kullanılabilir.   Soru ve yorumlarınızı bekliyorum.

  Bilgi paylaştıkça güzeldir..    

Ve Baha ile turumuz başlıyor...

İyi yolculuklar...





28 Ekim 2021

Baha ile Trabzon'u geziyoruz...

 


Merhaba sevgili gezginler bendeniz Bahadır. Giriş yazımda da belirttiğim gibi gezimize yaklaşık 2200 yıldır Doğu'ya açılan bir kapı olan Trabzon şehri ile başlıyoruz.






Karadeniz'in en güzel kentlerinden biri olan Trabzon kentinin tarihini  anlatmaya başlamadan, isminin nereden geldiğini anlatmaya çalışayım.

  İlk çağlardan itibaren Trabzon kenti, Trapezus, Trapeza olarak anılmış daha sonra değişik dillerde Trapezunda, Tarapezunda ya da Trabizonde gibi isimlerle de anılmıştır.

Bu şehre neden Trapesus dendiği hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.   Trapesus adı bu biçimi ile Hellen yani Yunan diline ait olmakla birlikte Yunanca anlamı ise "düzlük" ya da "masa" dır.  Fakat kentin ilk kurulduğu yerin coğrafi yapısı incelendiğinde, pek de masaya benzer bir görüntü yoktur. Bir başka anlatıma göre de, denizden Boztepe'ye uzanan şehir merkezi düzensiz teraslarda yükseliyor ve bu yüzden de kentin adı "yamuk "anlamına gelen Trapezus olarak konmuştur.

Sonuç olarak bu birbirine benzer isimlerin ne anlama geldiği konusunda elimizde sadece rivayetler olup kesin bir şey söylemek neredeyse olanaksızdır.

Trabzon'un ilk tarihsel izleri Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. 1944 yılında Prof. Dr. Kılıç Kökten, çeşitli mağaralarda yaptığı kazı ve araştırmalarda Paleolitik ve Neolitik dönemlere ait seramikler bulmuştur.

Hitit döneminde bu bölgenin ismi Azzi-Hayasa olarak anılmıştır. Azzi-Hayasa kısaca iki krallıktan oluşmuş bir konfederasyondur. Hititlerden sonra ise Asur döneminde bölgenin zenginliği giderek artmış ve ticari ağlar kurulmaya başlanmıştır. İ.Ö. 1200 yıllarında ise Trabzon'lu bazı halklar Truva kentine yardıma dahi gitmiştir.

Milet'ler Karadeniz bölgesine ticari amaçlarla gelmişler ve  İ.Ö.785 yılında, ilk olarak Sinop kentini kurmuşlardır.

M.Ö. 756 yılında Milet kolonileri Trabzon'a  geldiler ve limanın üzerinde bir yerleşim yeri kurdular. Coğrafi konumu bu şehri İran ve Uzak Doğu ile ticarette birincil öneme sahip bir ticaret merkezi haline getirdi. Milet'lerin hakimiyeti yaklaşık 8 asır sürmüş ve bu süre içerisinde  Kapadokya'da kurulan Pontus devletinin bir dönem başkentliğini de yapmıştır.




Trabzon'un ekonomik ve askeri stratejik değerini anlayan Roma imparatorluğu, üç generalin komutasında gönderdiği ordu ile,  kenti ele geçirmiştir.

Pontus Kralı Mithridates ile Romalılar arasındaki savaşta (MÖ 1. yy) tarafsız kalan şehir Lucullus tarafından alınmış ancak kente bir zarar verilmemiş ve yıkılmamıştır.

Özgür Şehir unvanını alan Trabzon, belli bir süre orada kalan imparator Hadrianus (117-138) tarafından zenginleştirilir. Valerianus'un (260) yenilgisinden sonra Trabzon,  Gotların eline geçti. Trabzon bu felaketten hiçbir zaman tamamen kurtulamadı, ancak yine de prestijli bir konuma sahip olmaktan vazgeçmedi.

MS 3. yüzyılda Hristiyanlık yayılmaya başlamış ve bölgede birçok kilise ve manastır inşa edilmiştir.

395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Trabzon, merkezi İstanbul'da bulunan Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kaldı.

İmparator Justinianus (527-564)  surları restore ettirmiş ve böylece tüm bölgede yeni bir ticari faaliyet başlamıştır. Herakleios (610-641) döneminde ise şehir askeri bölgelere ayrıldı.

8. yüzyılın başlarından itibaren Araplar Doğu Karadeniz ve Trabzon'a yerleştiler. 1204 yılında, İstanbul şehrinin Haçlılar tarafından düşmesiyle imparator I. Andronicus Kommenos, yeğenleri Alexio ve David ile birlikte Trabzon'a kaçtılar ve Gürcistan kraliçesi Tamara'nın yardımıyla Trabzon'da Kommenos krallığını kurdular.





Komnenos döneminde, şehir görkemli ve sofistike bir kültür merkezi olarak ün yapmıştı.

O yüzyıllarda ticaretin önemli aktörleri olan Cenevizliler ve Venedikliler ipek yolu üzerinden ticaret yapmak için buraya gelmişlerdir. Yapılan ticari anlaşmalarla zenginleşmenin artmasına  rağmen, kendi politikalarını sürdürebilmek amacı ile Komnenos krallığı Selçuklu Türkleri ile evlilik bağları kurdu. Manuel Komnenos (1238-1265) döneminde Trabzon en parlak dönemini yaşadı. Gümüşhane'deki (Argyropolis) gümüş madenlerinin etkisiyle ekonomik olarak güçlenen I. Manuel'in bastırdığı madeni paranın üzerinde "En Mutlu" unvanı da bulunmaktadır. Türklerle iyi ilişkiler kuran ve zenginleşen Trabzon devleti zamanla Türkler için bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Anadolu'yu fethetmeyi amaçlayan Türklerin önünde bir engel olarak gözükmektedir. Birkaç kez saldırılarda bulunan Selçuklu Türkleri kalenin sağlam yapısından dolayı kenti alamamış fakat vergiye bağlamayı başarmıştır.

Anadolu Moğolların hakimiyetine girince Trabzon devleti bu sefer de Moğollara vergi ödemek zorunda kalmıştır. Moğol hakimiyetinin zayıflaması ile birlikte Anadolu'da Beylikler dönemi başlamıştır. Trabzon devleti ,Türkmen beyliğinin gücü karşısında topraklarını kaybetmemek için , 2. Yuhannes döneminde Türklerle çok daha iyi ilişkiler kurma yoluna gitmiştir.

I. Beyazıd, 1398'de Samsun'u fethettikten sonra, Trabzon Kommenos krallığı, Osmanlı İmparatorluğu'na yıllık vergi ödemek zorunda kaldı. Fakat David Comnenus vergi ödemelerini durdurmuş ve ayrıca ödenmiş olan vergileri bile geri talep etmiştir. Ardından 1461'de Fatih Sultan Mehmet Osmanlı kuvvetleriyle Trabzon'u fethederek Komnenosların egemenliğine son verdi. Fatih Sultan Mehmet döneminde kent giderek zenginleşmiş ve yeni imar çalışmaları ile halkın yararına olacak çeşitli yapılar inşa edilmiştir.





 16. yüzyılda Trabzon, merkezi Batum olan Lazistan eyaleti ile birleşmiş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.

1867 yılında Trabzon'da büyük bir yangın çıkmış, bu sırada birçok kamu binası yanmış ve şehir daha sonra restore edilmiştir. Bu yangından sonra kent çok çabuk toparlanmış, 1868 yılında vilayet olmuş, merkezi Lazistan sancağı dışında Gümüşhane, Canik sancakları da buraya bağlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar Trabzon'a saldırır (14 Nisan 1916). Bu saldırı sırasında Trabzonlulardan oluşan taarruz kuvvetleri (Milis) Rus askerlerine ve onlara yardımcı olan diğer bölgesel gerillalara karşı savaşırlar. Trabzonlu savaşçılar Çaykara yaylası, Of ve Arsin gibi farklı bölgelerde muharebeler yapsalar da o dönemin şartlarından dolayı Türkler Trabzon'a girememiştir (14 Nisan 1916). Ruslar, Trabzon'u bir yıl on ay on gün süreyle işgal altında tutmuşlar ve bu süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler yerli halka işkence etmiş sayısız insanımızı da öldürmüşlerdir.

1916 ve 1918 yılları arasında Trabzon Rus işgaline uğramış, zaman zaman şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. 1. Dünya Savaşında Rus donanması 17 savaş gemisi ile Trabzon kentini topa tutmuştur.

1917'de Rusya'da Bolşevik devrimi başlayınca, Çarlık yönetimi çökmüş ve orduda büyük bir panik başlamıştır.

Bu durumu fırsat bilen, Yüzbaşı Kahraman komutasındaki Karadağ'da batıdan doğuya doğru hareket ederek toplanan Türk milisleri, 24 Şubat 1918'de şehre üç ayrı yoldan inerek Trabzon'a girdiler. Bu olaydan sonra kentte yaşayan Rum ve Ermeniler kent dışına sürülmüşlerdir. Hatta Cumhuriyet'in ilk yıllarında Trabzon'da yaşayan Rum nüfus " mübadele" yapılarak Yunanistan'a gönderilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular ve  Trabzon bu cumhuriyetin önemli şehirlerinden biri oldu.

Trabzon son yıllarda doğuya açılan  bir liman kenti olmuştur ayrıca çay, fındık ve mısır gibi ürünlerle dünya ticaretinde de önemli bir rol oynamaktadır. 800 bini aşan nüfusu ile Trabzon halkının kendine özgü gelenekleri ve yerel bir yaşam tarzı vardır.

Trabzon'da çeşitli Türk boyları bulunmaktadır. Çepniler Şalpazarı, Beşikdüzü, Düzköy, Vakfıkebir, Akçaabat, Çarşıbaşı ve Sürmene ve Araklı ilçeleri hala en eski Türkmen geleneklerinden bazılarını yaşamaktadır. Osmanlı döneminde Trabzon'u da içine alan Ordu-Giresun-Trabzon-Gümüşhane bölgesi "Vilayet-i Çepni" olarak anılırdı. Ayrıca Evliya Çelebi'nin "20.000 Çepni Türkmen Çadırının Bulunduğu Yer" adlı kitabında da yer almaktadır. Avşar'ın Oğuz boylarından Karamanoğulları Türkmenleri ile Halep-Irak Türkmenleri de Trabzon'a yerleşmişlerdir. Ayrıca bölgeye (özellikle Trabzon, Rize ve Artvin)  100.000'den fazla Kuman-Kıpçak Türkü de yerleşmiştir. Bu Türkler Hristiyan idiler, ancak Osmanlıların hakimiyeti ile İslam'a geçtiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Trabzon, Kırım Türkleri tarafından yerleşim yeri olarak seçilmiştir. 1923'te bölgenin Rum nüfusu, Yunanistan ile Türkiye'nin rızasıyla "nüfus mübadelesi" ile gönderildi.

Bu insanların bir kısmı bölgede kalmayı tercih ederek zamanla Türk olmuşlardır. Burada yaşayanların küçük bir kısmı Pontus Rumcası konuşmaktadır. Tüm bu topraklarda yaşamış ve halen yaşamakta olan insanlar bugün bizlere çok güzel bir     kültür mozaiği bırakmışlardır. Hepsini saygı ile anıyor güzel Trabzon'umuz için barış dolu yıllar diliyorum.

Eveet , bu tarih kokan kentte gezilecek yerleri anlatmanın zamanı geldi...





TRABZON KALESİ

Trabzon Kalesi, şehir merkezinde Orta Hisar Mevkii'nde yer almaktadır. Trabzon Kalesi'nin günümüze kadar gelen surları şehrin eski yapılarını oluşturmaktadır. Surların günümüzdeki en eski kısmı MÖ 4. yy'a tarihlenmektedir. Kenti bu yüzyılda gören Ksenephon, surların varlığından bahseder. Trabzon surları Yukarı Hisar, İç Kale, Orta Hisar ve Aşağı Hisar olmak üzere üç kısma ayrılır. Tabakhane ve Zağnos vadileri arasında yüksek bir kaya kütlesi üzerine inşa edilmiştir. Bu bölüm kalenin en eski bölümünü oluşturur ve kabaca bir yamuk görünümündedir. Kentin adının bu yamuk biçiminden türediği de düşünülmektedir.

TRABZON MÜZESİ ( KOSTAKİ KONAĞI )

Trabzon Müzesi olarak düzenlenen konak, 1900'lü yılların başında (1898-1913) banker Kostaki  Teophylaktos tarafından konut olarak yaptırılmıştır.  Saray mimarlarının İtalyan olduğu belirlenen yapıda kullanılan birçok malzemenin de İtalya'dan getirildiği biliniyor. 1917'de Kostaki Teophylaktos iflas edince tüm mal varlığına haciz geldi ve saray Nemlioğlu ailesi tarafından satın alındı.15-17 Eylül 1924 tarihlerinde Trabzon'a ilk ziyaretlerinde ulu önder Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindeki heyet ile birlikte bu sarayda ağırlanmışlardır. Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında, 1927-1932 yıllarında 25.000 TL bedelle kamulaştırılmış, 1927-1931 yılları arasında Hükümet Konağı, 1931-1937 yılları arasında teftiş binası olarak kullanılmıştır. 1988-2001 yılları arasında Kültür Bakanlığı tarafından restore edilen saray, 22 Nisan 2001 tarihinde Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin bazı bölümleri arkeolojik buluntulardan, bazı bölümleri ise etnografik eserlerden oluşmaktadır.


   ATATÜRK KÖŞKÜ

Avrupa ve Batı Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan ve gösterişli Avrupa sembollerinin kullanıldığı yapı, Konstantin Kabayanidis tarafından Soğuksu bölgesinde yazlık olarak inşa edilmiştir.





Binanın zemin katında oturma odası, dinlenme odası, yemek odası ve misafir odası bulunmaktadır. Birinci katta çalışma odası, geniş yatak odası, bekleme odası ve toplantı odası bulunmaktadır. İkinci katta iki küçük oda var.

Atatürk 1924 yılında Trabzon'a ilk ziyaretini yaptığında bu köşkte konaklamıştı. 1930 yılı Kasım ayında ikinci kez Trabzon'u onurlandırdığında köşkte ağırlanmış ve çok mutlu olmuştur.

11 Haziran 1937 gecesi Atatürk bu sarayda canından çok sevdiği Türk milletine tüm mal varlığını sunmaya karar verdi. Mal varlığının bir listesini hazırlayarak gereğinin yapılması için Başbakan’ a göndermiştir.

Atatürk, Trabzon köşkünde, mallarını listelerken, "Mülk bana ağırlık veriyor. Onları milletime bağışlamakla içim rahat olur. İnsanın zenginliği manevi şahsiyetinde olmalıdır. Büyük milletime daha fazlasını vermek istiyorum." dedi.

Atatürk Köşkü olarak bilinen bu yapı 1943 yılında müzeye dönüştürülerek hizmete açılmıştır.

GÜLBAHAR  HATUN CAMİİ 

Gülbahar Hatun Camii, Yavuz Sultan Selim'in annesi Gülbahar Hatun'un anısına Orta Hisar'ın batı kesiminde Zağnos köprüsü yakınında bir külliye içinde inşa edilmiştir.





Külliyeden, Cami ve türbe günümüze ulaşmıştır. İmaret ve medrese zamanla yıkılmıştır. Tarihi kaynaklar bu eserin 1514 yılında yapıldığını göstermektedir. Caminin kitabesi bulunmamaktadır.

Cami, erken Osmanlı mimarisinde ayrı bir zemin tipi oluşturan Zaviyeli camiler grubuna aittir. Pencerelerde, cemaatin son mahallinde, kemerlerinde ve minaresinde koyu gri ve sarımsı taşlar kullanılmıştır. Mihrap mermerden yapılmıştır. Bordürün kenarları basit tepelik bitki bezemeleridir. Minber de mermerden yapılmıştır. Caminin klasik dönem süslemeleri zarar görmüştür. Son onarımlarda bugünkü süslemeler yapılmıştır.


  YENİ CUMA CAMİİ

Yeni Cuma Camii veya Hagios Eugenios Kilisesi, Trabzon'un kutsal kurtarıcısı ve koruyucusu Eugenios'a adanmıştır.

İlk kilisenin ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Araştırmacılar ilk yapının bir bazilika olduğunu iddia ediyor. Ayrıca 1291 yılına ait bir kitabe de bulunmuştur. Yapının bugün narteksi yoktur, üç nefli ve üç apsislidir. Merkezi apsisin yanı sıra kartal ve güvercin kabartmalarına yer verilmiştir. Trabzon'un fethinden sonra camiye dönüştürülen yapıya kuzey giriş bölümü ve minaresi eklenmiştir. Taş mihrab barok bir karaktere sahiptir. Minberi ise ahşaptan yapılmıştır.


 İSKENDER PAŞA CAMİİ

İskender Paşa Cami'nin Hicri 936, Miladi 1529 tarihli inşa kitabesi cephedeki giriş kapısı üzerindedir. Ayrıca burada yapının bugünkü haline kavuştuğu 1882 yılı onarımına ait kitabe de bulunmaktadır. Avlusunda yer alan medresesi yıkılmış, batı tarafındaki mezarlık kaldırılmıştır. Burada sadece İskender Paşa'nın mezarı bırakılmıştır. Camiye değişik zamanlarda ilaveler yapılmış ve onarımlarla orijinalitesi bozulmuştur. Çok iyi bir taş işçiliğine sahiptir. Minare, tuğla ve renkli taşlarla almaşık tarzda yapılmıştır. Yapının esas planı İznik'teki Yeşil Cami'ye benzemektedir. Mihrab ve mimber mermerden yapılmıştır. 19'uncu yüzyıl Barok süslemelerine sahiptir. Üzerlerinde iri yapraklı kıvrım dallı bordürler, kartuşlar bulunmaktadır. Caminin içerisinde kalem işi süslemeler de bulunmaktadır.

Kent merkezinde bulunan ve Trabzon'un en önemli yapılarından biri olan Trabzon Aya Sofia'sını bir başka yazıya bırakıyorum. Ve tabi ki oradan Maçka'da bulunan Sümela Manastırını da ziyaret edip yolculuğumuzu sürdüreceğiz.

Baha ile kalın...Hoşçakalın...







27 Ekim 2021

Baha ile Trabzon Aya Sofya'sı....

 



Kent merkezinde yaptığımız  gezinin en önemli durağı, kentin simgesi sayılacak Aya Sofya kilisesidir.  Kilise olarak yazdığım için bazı okurlarımın canı sıkılacaktır ama ilk yapılış yılındaki amacına baktığımızda yapı itibarıyla bir kilise yapısıdır ve sanat tarihi açısından da eşsiz bir örnektir. 

Aya Sofya, Hıristiyan inancına göre İsa'nın niteliklerinden biri olan "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir. Anadolu'da Hıristiyanlık tarihi için büyük önem taşıyan Aya Sofya adlı üç kilise vardır. Bunlardan ilki, MS 325-360 yılları arasında İmparator Konstantin tarafından yapımına başlanan ve oğlu Konstantinos tarafından tamamlanan İstanbul'un Ayasofya'sıdır. Bu ilk kilisenin yerine şimdi Justinianus tarafından üçüncüsü yaptırılan  Aya Sofya duruyor.

  İmparator Justinianus tarafından yaptırılan İznik (Nicea) kilisesi, İstanbul kilisesi kadar büyük olmasa da Hristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Birinci İznik Konsili, MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu'nda resmî din olacak Hristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacı ile toplanmıştır. 

İstanbul ve İznik kiliselerini bir başka yazıya bırakıyor ve Trabzon Aya Sofya kilisesine dönüyoruz.

1204 yılında Gürcü Kraliçesi Tamara'nın yardımıyla Trabzon devleti kuruldu. Bu hanedan kısa tarihi boyunca hayatta kalabilmek için çeşitli devletlerle ittifaklar kurmuş ve evliliklerle ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışmıştır. İlk yıllarda İznik'teki Bizans devleti ile güçlü görünmek için savaşmaya başladılar. Selçuklular ve Moğollarla ittifak kurmalarına rağmen yine de bu devletlere vergi ödemek zorunda kaldılar. Moğolların ağır vergileri nedeniyle Manuel, Fransızlarla yakın bir işbirliği için kızını Fransa kralıyla evlendirmek istedi. Daha sonra, bir evlilik yoluyla Bizans'ın Paleilogos hanedanı ile tekrar yakın işbirliği yaptı. Bütün bu çeşitli ve karışık siyasi ilişkiler, Trabzon'un sanat ve mimarisine damgasını vurmuştur.

Trabzon'un Aya Sofya kilisesi, merkezin 4 km batısında, bir zamanlar pagan tapınağının bulunduğu bir terasta yer almaktadır. Bu önceden var olan tapınağın günümüze kalmış hiçbir kalıntısı yoktur.

1238-1263 yılları arasında inşa edilen kilise, muhteşem duvar resimleri ve mozaik zeminleriyle Konstantinopolis üslubunu takip etse de, Doğu Anadolu ve Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini sergilemektedir. Kuzey ve güney duvarlarında mezar yapıları bulunmaktadır. Kilisenin yanında, 1427'de çok daha sonra tamamlanan ve içinde freskler olan bir çan kulesi vardır.




Kilise üç nefli olup, yan nefler yuvarlak bir apsis ile son bulmaktadır. Üç yönde kemerli üç girişi bulunan Aya Sofya, onu geleneksel Bizans mimarisinden ayırır. Geç Bizans sanatının güzel bir örneği olan kilise, yüksek bir merkezi kubbeye sahiptir. John Freely'ye göre, güneydeki apsis, kutsal nesnelerin tutulduğu bir odanın bulunduğu diakonikonun bir parçası, kuzeydeki apsis ise komünyon ritüelinin hazırlandığı odanın bir parçasıdır. Ayrıca John Freely, diakonikon odasının yanındaki taşsız zeminin 1263 yılında vefat eden I. Manuel Kommenos'un mezar yapısı olduğunu belirtir. Kilisenin batısında, üzerinde şapel bulunan bir narteks, önünde ise dış narteks yer almaktadır. Narteks beşik tonozla örtülmüştür. Narteksin sütun ve başlıkları bazı saraylarda kullanılan mimari malzemelerdir. Zarif bir güzelliğe ve güçlü bir dekoratif etkiye sahip olan bu başlıkların bir örneği İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda bulunmuştur. 6.yüzyılda Bizans sanatının özelliklerini taşıyan başlıklar muhtemelen başkentte yapılmış ve taşrada kullanılmıştır.





Aya Sofya bir Bizans yapısı olmasına rağmen, Komnenos hükümdarlarının karmaşık siyasi ilişkisi nedeniyle dekorasyonu ve mimarisiyle eklektiktir.

Güney cephesindeki taş süslemeler, Rusya'nın Vladimir bölgesindeki Aziz Dimitri kilisesinin işlemelerine çok benzer.

Gürcü etkisi belirgin olsa da güney cephedeki süslemelerin hepsi aynı özellikleri göstermez. Bu taşlardan bazıları Selçuklu karakterine sahiptir. Batı cephesindeki dış narteksin girişinde Selçuklu tarzı dokuz taş süsleme bulunmaktadır.

Yapının en görkemli cephesi güneydekidir. Burada Adem ve Havva'nın yaratılışı anlatılmaktadır.






Güney cephe frizinin figürlerinin her biri ayrı bir taş üzerindedir ve Yaratılış hikayesini anlatır. Kilit taşında doğuya bakan tek başlı kartal motifi ile 257 yıl hüküm süren Komneno hanedanının amblemi yer almaktadır.

Ana apsisin doğu tarafında da benzer bir kartal tasviri bulunmaktadır. Kilit taşının hemen altında iç içe geçmiş iki güvercin görülmektedir. Bu güvercinlerin her iki yanında ay-yıldızlı panolar bulunur. Frizde ayrıca centaur ve griffin gibi kıyamet hayvanları, İncil figürleri, arabeskler, sarmal süslemeler ve içinde çiçek motifli madalyonlar bulunur.

Aynı kemerin üzerinde Hristiyanlıkta bereket sembolü olarak kabul edilen yaprak ve üzüm salkımları yer almakta olup, tüm figürler simetrik olarak düzenlenmiştir.T ürk bayrağına benzeyen hilal şeklindeki ay ve güneş şeklindeki yıldız kabartması bir Helen, Roma, Selçuklu veya Gürcü sembolü olmayıp, binlerce yıldır Karadeniz yöresinde görülen Mithras kültünden miras kalan dini bir motiftir.




Ayasofya'nın yapımından yüzyıllar önce, aynı sembol İmparator Pontus Mithridates'in sikkelerinde de görülmektedir.

 Merkezi kubbenin hemen altındaki alan, dokuz farklı mermer ile opus sectile tarzında döşenmiştir. Kubbe ve çevresi, havarilerin sayısı dikkate alınarak inşa edilmiş ve pencere aralarındaki boşluklara on iki havari tasvirleri işlenmiştir.

Ayasofya'nın süslemelerinin önemli bir kısmı İncil'deki konularla yapılmış fresklerdir. Kubbede 12 havari betimlemelerinin yanı sıra birkaç dini kompozisyon  daha bulunmaktadır. İsa'nın doğumu, vaftiz, çarmıha gerilmesi ve Kıyamet Günü gibi sahneler anlatılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'un fethinden sonra 1584 yılına kadar kilise olarak kullanılmış  ve bu yıldan sonra camiye çevrilmiştir. Camiye çevrilmesine rağmen bakımsızlıktan  yıkılan yapı 1864 yılında Bursa'lı Ríza beyin  yardımıyla onarılmıştır.

Rus işgali sırasında depo, hastane olarak kullanılan kilise Rus işgalinden sonra cami olarak ibadete açılmıştır. 1958-1962 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Edinburgh Üniversitesi işbirliğiyle restore edilen yapı, fresklerin temizlenmesinden sonra 1964 yılında müze haline getirilmiştir.

Ne yazık ki, bu muhteşem sanat eseri yapının freskleri kumaşlarla kaplanmış, zemindeki opus sectilenin tamamı  kapanarak ve 28 Haziran 2013 tarihinde tekrar camiye dönüştürülmüştür.




Yazımın başında da belirttiğim gibi sanat tarihi açısında çok önemli bir eseri Trabzon kentinde bırakarak Maçka'da bulunan Sümela Manastırına doğru yolculuğumuza başlıyoruz...

Beni izlemeye devam edin...

Baha ile kalın Hoşça Kalın...


26 Ekim 2021

Baha ile Sümela Manastırı....

 


        BULUTLARIN ARDINDA SAKLI MANASTIR








Sevgili gezginler, Trabzon Aya Sofya'sını ziyaretimizden sonra kent merkezinden ayrılıyor ve Maçka'nın Altındere Milli Parkına doğru yolumuza devam ediyoruz. İpek Yolu'nun bir başka kolu olan bu yol bizleri bakalım nerelere götürecek!!

Yeşilin bin bir tonunun hakim olduğu Altındere vadisinde kıvrıla kıvrıla, arkamızda bıraktığımız Kara Deniz'den oldukça yüksek bir yere doğru ilerliyoruz. Çok değil birkaç yüzyıl önce insanlar bu zorlu yolları nasıl geçiyorlarmış diye düşünürken yolun sonuna varıyoruz. Başımızı kaldırdığımızda ise bütün heybeti ile Sümela Manastırı dağın yamacında beliriyor. "Bu zorlu yolları nasıl geçiyorlardı?" sorusu yerini "yok artık oraya bu manastırı nasıl yaptılar!!??" a bırakıyor.






Önümüzde devasa boyutlarda sarp bir kaya kütlesi bulunuyor ve bu kaya kütlesinin içinde bulunan mağara manastırın ana kilisesini oluşturuyor ve diğer yapılar ise bu kayalık yere inşa edilmiş durumda.

Manastıra girebilmemiz için son birkaç kilometre yolu da minibüslerle yapmak zorundayız. Harika bir manzaranın eşliğinde son merdivenleri de tırmanıp nihayet manastıra ulaşıyoruz.

Orijinal ismi "Karadağın Bakiresi" anlamına gelen Pangahia tou Melas'tır. İsa'nın annesi Meryem'e ithaf edildiği için yerel halk tarafından "Meryemana" manastırı olarak da anılır.






Anadolu'da Kybele ile başlayan ve bereketin simgesi Artemis ile devam eden "Ana Tanrıça" kavramı hristiyanlıkla birlikte Meryem Ana'da yeniden vücud bulmuştur. İlk yapılan kilise ve manastırlar Sümela Manastırında olduğu gibi mağara içlerine yapılmıştır. Bunun bir başka nedeni ise mağara yapısının kadının rahmi ile olan benzerliği olmasından kaynaklanmış olabilir. Semavi Eyice'ye göre Meryem "hayat veren bir pınardır" şeklindeki yorumu da oldukça ilgi çekicidir. Sümela Manastırında da kutsal suyun aktığı bir yer bulunmaktadır. Bir ikinci örnek ise yine mağara içine yapılmış, tavanından kutsal suyun geldiği Antakya'daki Aziz Petrus kilisesidir. Yüceler yücesi Zeus, Şanlıurfa'da doğduğuna inanılan tek tanrılı dinlerin atası Hz. İbrahim ve Meryem Ana'nın oğlu İsa'yı da bir mağarada doğurduğunu anımsatmak isterim.





Sümela Manastırı ortaçağda yapılmış kale ve şato benzeri yapılara çok benzemektedir. Bir tek giriş kapısı bulunan, ulaşılması neredeyse olanaksız olan bir yere inşa edilmiştir. Yerleşim yerlerinden çok uzak, ayrıca devasa çam ağaçlarının bulunduğu büyüleyici güzellikte bir yer seçilmiştir. Sayfanın başına koyduğum kısa videoda görüldüğü gibi, Karadeniz bölgesinin coğrafyası gereği ve bulunduğumuz yerin deniz seviyesinden yaklaşık bin metre yüksekte olması nedeni ile manastırın bir başka adı da "Bulutların Ardındaki Saklı Manastır" dır.

Anadolu'da bulunan manastırların birçoğunun birer kuruluş efsanesi vardır. Sümela Manastır'ı için anlatılan Meryemana ikonası efsanesine göre 385 yıllarında Atinalı iki keşiş Barnabas ve yeğeni Sophronios aynı rüyayı görürler ve rüyalarında Meryem onlara, Trabzon'daki karadağlara gidip orada bir manastır inşa etmelerini söyler.


                                           

Meryem'in bu buyruğu ile iki keşiş İncil yazarlarından biri olan Aziz Lukas'ın yaptığına inanılan Meryem İkonası'nı da alarak gemi ile yola çıkarlar. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Trabzon'a gelirler. Aynen günümüzde olduğu gibi ama çok zor koşullarda Maçka' ya ulaşırlar. Altındere vadisinde günlerce yürüdükten sonra Karadağ'ın sarp yamaçlarında bulunan bu kayalık bölgedeki, bir küçük mağaraya kiliseyi inşa etmeyi başarırlar. Yaşamlarının sonuna kadar burada kalan keşişlerin aynı günde öldükleri de rivayet edilmektedir. Kurucu keşişlerin ölümünden sonra bu kiliseye yakın bir yerde oturan Hıristifaros adlı bir papazın çalışmaları sürdürdüğü bilinmektedir.

Sümela Manastırı'nın tam ismi Panagia Sumela veya Theotokos Sumela'dır. Theotokos ismi Tanrı Anası anlamına gelir ve 1. Efes Konsülünde alınan kararla Meryem, Tanrı Anası olarak kabul edilmiştir. Sümela sözcüğünün anlamı ise yukarıda daha önce bahsettiğim gibi "Melas" sözcüğünün kökünden türemiştir. Melas, manastırın inşa edildiği yıllarda kullanılan yerel dilde "siyah","karanlık" veya "kara" anlamına gelmektedir. Ayrıca manastırda yapılmış olan Meryem Ana İkona'sının çok koyu ve siyaha yakın renginden dolayı almış olduğu ayrıca Manastır'ın inşa edildiği dağlara da bu nedenle Kara Dağlar yani Oros Mela adının da verildiği düşünülmektedir. Dilimizde ise Sümela olarak kullanılmaktadır.

Gürcü resim sanatında, XII. yüzyılda sanat aleminde siyah Madonna ismi altında tanınan bir takım Meryem ikonolarının da yapıldığı bilinir. Bu bölgenin doğasında bulunan bitkilerden elde edilen renklerin  genellikle koyu olması fresk sanatına da etkide bulunmuştur. 




1962 yılında Semavi Eyice, öğrencileri ile birlikte manastırı temizlemiş ve ziyarete açılmasını sağlamıştır. Semavi Eyice'ye göre manastırın ismi Barnabas ve Sophronios'un getirdiği Meryem İkonasın dan gelmektedir fakat bu ikona Aziz Lukas'a ait değildir. Anlatılan bu hikayenin, sadece burayı kutsallaştırmak ve halkın ilgisini çekmek için uydurulmuş bir hikaye olduğunu söyler.

Önemli gezginlerden biri olan Alman Fallmerayer' de Yunan hayranı olmasına rağmen,Lukas tarafından yapıldığı iddia edilen ikona hikayesini inandırıcı bulmaz ve Manastır'da gördüğü ikonanın günümüze çok daha yakın bir tarihte yapılmış olabileceğini belirtir.

Doğu Roma İmparatoru Justinianus zamanında (527-565) Manastır'a çok önem verilmiş ve Manastır'ın gelişmesi ve büyümesi bu İmparator zamanında gerçekleşmiştir. 640 yılında ise çevredeki haydutların saldırıları ile Sümela Manastır'ındaki değerli eşyalar yağmalanmış, yakılıp harap edilmiştir. 644 yılında çevrede yaşayanlar sayesinde tekrar onarılmış ve eski haline getirilmeye çalışılmıştır.




Sümela Manastırı en parlak devrini Trabzon'u yöneten Kommenos Devleti zamanında yaşamıştır. 1280-1285 yılları arasında II.Yohannes döneminde Manastır dini bir merkez haline gelmiştir. Torunu III.Alexsios döneminde ise Manastır'a özel bir ilgi gösterilmiş, çıkardığı fermanlar ile Sümela'nın varlığı sağlam esaslara bağlanmıştır.

1360 yılında tamamlanan Manastır'ın ön cephesi beş katlı olarak 72 odadan oluşmaktadır. Bu bölüm 17 metre yüksekliğe, 40 metre uzunluğa ve 14 metre de genişliğe sahiptir. Manastır'ın yapımında kullanılan taşların bir bölümü bugün Santa harabeleri olarak anılan yerden getirilmiştir. En üst kattaki odalar balkonlu yapılmış, aşağı bakınca, 300 metre yükseklikteki vadiye düşecekmiş hissini veren bu balkonlar işlemeli sütunlarla desteklenmiş ve demir kalaslarla ana binaya bağlanmışlardır. Alt katlarda ise şarap mahzenleri ve zindanlar bulunmaktaydı.

Manastır'ın yapıldığı kaya kütlesinin güney doğusuna sekiz adet su kemeri yapılmıştır. Manastırın suyu yaklaşık 4 km. uzaklıkta  bulunan Karaağaç yaylasından getirilmiştir.




1461 yılında Trabzon Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesine rağmen Sümela Manastır'ına önceden verilmiş haklar korunmuş ve üstelik bazı ek hak ve imtiyazlar da tanınmıştır.

1489 yılında henüz Şehzade olan Yavuz Sultan Selim ise Trabzon'a vali olarak gönderilir. Avlandığı sırada atından düşerek yaralanan Selim Sümela Manastır'ındaki keşişler tarafından tedavi edilir.1512 yılında Sultan olduğu zaman keşişlerin bu iyiliğini unutmaz ve onlara iki altın şamdan hediye eder.

Sevgili gezginler iyi ki bizler gibi meraklı, sorgulayan, gezerken belgeleyen gezginler var, aksi taktirde bazı detaylı bilgilere asla ulaşamazdık. 1840 yılında da Fallmerayer isimli bir gezgin bu manastıra gelmiş ve bizlere bazı gözlemlerini de aktarmıştır. Biraz önce sizlere bahsettiğim müthiş manzaralı bir odada misafir olarak kalmış fakat keşişlerden beklediği samimi bir ağırlanmayı görememiştir. Kaldığı odanın dikdörtgen ve geniş bir oda olduğunu, odanın zemininde halıların, tavanda bir kubbenin bulunduğunu söyler. Ayrıca odasında bir İtalyan şömine, yan duvarlarda ise bir sedirin, demir parmaklıları ve demirden yapılmış iki yuvarlak penceresi olduğunu da  belirtir.




Manastır'a giriş geceleri yukarı çekilen ahşaptan yapılma 75 basamaklı asma bir merdivenle yapılmaktaydı.

Fallmerayer'den yaklaşık 40 yıl sonra bir başka İngiliz gezgin H.F.Tozer de Manastır'da misafir edilmiş. Tozer'de keşişlerin anlayışsız olduklarından şikayet etmiştir. Ayrıca keşişlerin Yunancadan çok daha iyi Türkçe konuşmalarına da şaşırmıştır. Kütüphanede bulunan kitapların bakımsızlıktan yıpranmaya başladıklarını da belirtmiştir.

Yaklaşık 400 metre kare olan ,mağara bölümünü oluşturan kilise yarım daire şeklindedir. Kilisenin doğu ve kuzey tarafları duvar, batı ve güney kısımları ise üstü sıvanmış kaya kütlesinden oluşmaktadır. Kilisenin güneyinde bir adet, doğu yönünde ise iki adet kapı bulunmakta içi ve dış yüzeyinin tamamı fresklerle kaplanmıştır. Ne yazık ki birçok ziyaretçi tarafından fresklerin üzerine yazılar yazılarak tahrip edilmiştir.




Sümela Manastırı'nın 18. yüzyılda birçok bölümü yenilenmiş, bazı duvarlara freskler yapılmıştır.19. yüzyılda büyük binaların ilave edilmesiyle manastır muhteşem bir görünüm kazanmış, en zengin ve parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde son şeklini alan manastır pek çok yabancı gezginin ziyaret ettiği ve yazılarına konu edilen bir yer haline gelmiştir. Bu gezginler arasında, Ghikas (1755),Stephan (1764),Hysilantes (1775), G. Palgrave sayılabilirler.

18 Nisan 1916 yılında, Trabzon tarihini anlatırken bahsettiğim gibi, Ruslar bu bölgeyi ele geçirmişlerdir. Zaman zaman Sümela'yı ziyaret eden Rus komutanlar keşişleri Osmanlı yönetiminden kurtulmaları için cesaretlendirmişlerdir. Rus komutan Minstlov'un anlattıkları ise önceki gezginlerin aksine keşişlerin samimiyetinden ve onlarla çok iyi ilgilendiklerinden bahseder. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün 29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ni kurması ile Manastır'ın tüm çalışmaları sona ermiş yine aynı yıl Rumların Yunanistan'a gönderilmesi ile Sümela Manastırı papazları da göç etmişlerdir. Bazı değerli eşyalarını ise Aziz Barbara kilisesine gömmüşlerdir,1931 yılında Ambrosios adlı bir papaz izin alarak bu değerli eşyaları alıp götürdüğü bilinir.

1923 -1970 yıllarında korumasız kalan bu muhteşem manastır giderek yıkılmaya yüz tutmuştur.1930'lu yıllarda İngiliz güzel sanatlar Prof.ü D. Talbot Rice Trabzon'daki Ortodoks manastır ve kiliselerini inceleyerek, fresklerin bir envanterini çıkartmıştır.





1980'li yıllarda başlayan restorasyon ve Manastır'ın içindeki molozların temizleme çalışmaları kısmen halen devam etmektedir. Restorasyon çalışmalarında yapının orijinalliği ne yazık ki çok fazla korunmamış sadece yapının sağlamlaştırılması düşünülmüştür. 

15 Ağustos, Ortodokslar tarafından Meryem'in ölüm tarihi olarak kabul edildiği için bu tarihte Manastır etrafında bulunan tüm Hıristiyanların katıldığı kutlamalar yapılıyordu.15 Ağustos 2010 yılında ise İstanbul Ortodoks kilisesi Patriği Bartelemeus'un yönettiği bir ayinle yıllar sonra ibadete açıldı. En azından yılda bir ayin düzenlenmesine izin verildi.







Güzel ülkemin olağanüstü güzellikteki bu yerini hemen herkesin gezmesini isterim ama lütfen, hatta yalvarırım fersklerin üzerlerine yazı yazmadan. Ülkemizde bulunan tarihi eserler, aslında sadece bizim değil tüm dünyaya aittir ve bizlere sadece onları korumak ve bizden sonraki nesillere aktarmak düşer.

 Baha ile iyi gezmeler...

Yolumuz Gümüşhane ve Bayburt' dan sonra Erzurum'a ulaşacak...   







Baha ile Gümüşhane - Argyropolis

                                                        


                      Gümüşün Diyarı Argyropolis






Trabzon’u İran-Azerbaycan’a bağlayan tarihî yol üzerindeyiz, Karadeniz kıyılarını Trabzon’un doğusundan terk ettikten sonra Erzurum'a doğru yola çıkıyoruz, Değirmendere Vadisini takip ederek. Trabzon'dan yaklaşık 35 km sonra 1150 metre yükseklikteki Sümela manastırını gezdik.. Dağlara kıvrıla kıvrıla çıkan yollarda ilerlerken, küçük dağ köylerinin güzelliklerini seyrediyoruz. 2030 m yükseklikte Zigana Dağlarını aşıp Harşit Vadisine ulaşıyoruz. Gümüşhane ve çevresi bu yol ile kolaylıkla Bayburt’a bağlanmakta, ardından Kop Geçidi (2400 m) vasıtasıyla Doğu Karadeniz Dağlarının ikinci sırasını da aşarak Erzurum’a ulaşacağız.







Gümüşhane ve çevresinin, tarih öncesi çağları ile ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır. Bölgenin prehistoryası ve arkeolojisi üzerine ilk bilimsel çalışmalar Kılıç Kökten tarafından yapılmıştır. Kökten; hem Bayburt hem de Gümüşhane ve çevresinde bulunan birçok mağarada yaptığı çalışmalar sonucu bölgenin Paleolitik Çağ’ı ile ilgili veriler tanımlamayı amaçlamıştır. Bu araştırmanın sonucu Gümüşhane’de 21 doğal, 1 yapay mağara belirlemiştir.

Anadolu prehistoryasındaki önemli sorunlardan biri, Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde, insanlık tarihinin önemli bir kırılma noktasını oluşturan, göçebelikten yerleşik hayata geçilen, tarım ve hayvancılıkta evcilleştirmenin başladığı Neolitik Çağ’ın henüz belirlenememiş olmasıdır. Gümüşhane ve çevresinin Neolitik Çağı’nı da aydınlatacak yeterli bilgi ve bulgu bulunmamaktadır.






Doğuda Bizer ve Muşkilerin yaşadığı Skidides ile batıda Pariyadres dağlarına uzanan ve Güneyde Satala (Sadak) ovası ile çevrili Gümüşhane bölgesinde tam bir kavimler mozaiği oluşmuştur. Yapılan araştırmalarda elde edilen buluntular ancak M.Ö. 3000-2000 arasına tarihlenen ilk Tunç Çağı’nın aydınlatılmasına yardımcı olmaktadır. Bulunduğu coğrafi konum itibariyle tarihsel olaylar karşısında daima tampon bölge olarak kalan Gümüşhane’de mimari eserlerin çoğu günümüze ulaşamamıştır.



Kapadokya yazılı kaynaklarında bir zenginlik kaynağı olarak sık sık adı geçen ve yoğun ticari ilişkilere konu olduğu belirtilen gümüşün, Asur koloni dönemindeki yoğun çıkarımlar nedeniyle yataklar zenginliklerini büyük ölçüde yitirmiş ve eski çıkarım izleri hemen hemen silinmiştir.


Gümüşhane yöresinin Azzi ülkesi adıyla, güneyinden Suşehri’ne kadar uzanan topraklarına ise Hayasa ülkesi olarak anıldığı Hititler zamanında zenginlik kaynağı yine gümüştür. Hititler alışverişte değer ölçüsü olarak gümüşü kullanıyorlardı.


Hitit İmparatorluğu gerek batıdan gelen Friglerin ve gerekse kuzey komşuları Kaşkarların (muhtemelen Kaşkalar)  saldırıları sonucu zayıflayınca Urartular bölgeye hakim oldular. (M.Ö. 860) Asurların zayıflamasından da faydalanan Urartular bölgedeki nüfuzlarını artırdılar. Aynı yıllarda Ege adalarında ticaretle uğraşan Argonotlar “Konuk kabul etmeyen hırçın deniz” diye tabir ettikleri Karadeniz’in madenleriyle ünlü yöresine koloniler kurdular. (M.Ö. 756) Böylece Gümüşhane yöresi madenleri de uygarlığa açılmıştır. Bu gelişmeyle birlikte Urartu kültürü ve maden işçiliği Argonotlar aracılığıyla Ege adalarına dek yayıldı. 


M.Ö. 560’ lı yıllarda Medler Gümüşhane yöresini ele geçirdiler. Ancak Medler yine aynı sülaleden gelen Ahameniş sülalesinden II.Kiros (Kuraş) ‘ın başkaldırısı ile yıkılmış ve M.Ö. 550 de Pers Krallığı kurulmuştur. Gümüşhane’de bu sınırlar içinde olup yılda 300 gümüş talent vergi ödemekle yükümlü tutulmuştur. Persler Yunanlılarla yaptıkları savaşlarda yöre insanını da kullanmış, nitekim Kserkes’in M.Ö 480’de Yunanistan’a yaptığı sefere Khalip  askerleri de katılmıştır. Heredot , Khaliplerin küçük kalkanlar, kısa mızraklar ve eğri kılıçlarla donandığını yazmaktadır. Bazı kaynaklar ise bu sefere Çoruh Havzasında yaşayan Muşkillerin katıldığını kaydederler. 


İmparator II. Artakserkses döneminde (M.Ö.400 ) Bölgeyi güneyden kuzeye dolaşmış olan tarihçi Ksenefon ise, Pers ordusunda paralı askerlik yapan Makedonyallıların Babil yöresinde Karduklara yenildiklerini, daha sonraki geri çekilme sırasında Gümüşhane yöresinden de geçtiklerini yazmaktadır. 


M.Ö 350’lerde zayıflamaya başlayan Pers İmparatorluğu’na Makedonya Kralı Büyük İskender son verdi. (M.Ö. 334 ve 331 ) İskender orduları Gümüşhane yörelerine kadar uzanamadılar. Yöre bu yüzden M.Ö 4.yüzyıl başında siyasal bir boşluğun içine düştü. Büyük İskender’in hakimlerinden Flikos’un Gümüşhane’de gümüş madeni bulması üzerine buraya önem verdiği söylenir. Ege adalarından biri olan Kios adasının tiranı Mitridates Ktistes doğuda İris (Yeşilırmak) ve Lykos (Kelkit) havzasına dek uzanan toprakları ele geçirdi. (M.Ö.301 ) Pontos Krallığının kurucusu olan 1.Mitridates öldükten sonra yerine oğulları geçti. Savunma üstünlüğünü korumak için yüzlerce kale yapıldı. Ordunun zor duruma düştüğü zamanlarda da bu dağlık bölgeye iyi bir saklanma yeri oluyordu. Pontos Krallığının üstünlüğü Kerona savaşında sarsılınca iç çalkantılar başlamış, Lykos (Kelkit) yakınlarındaki Kabira dolaylarında Romalılarla yapılan ikinci büyük savaşta da yenilince Gümüşhane dağlarına çekilmişlerdir . Yöredeki Roma hakimiyeti M.Ö.20. yılda başlamış ve M.S. 395’lere kadar devam etmiş. Kavimler göçü neticesinde Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrılınca Gümüşhane yöresi Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalmıştır.


Bizans İmparatorluğu döneminde Gümüşhane yöresi de Bizans-Hazar askeri işbirliğinde önemli rol oynamıştır. Kral Jüstinyen zamanında Keçi Kale Kalesi onartılmıştır.


Roma ve Bizans dönemlerinde yörede kurulu kente Argyropolis adı verilmiştir. Yöredeki savaşların asıl sebepleri tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması ve madenleri ile ün yapmış olmasıdır. 7. ve 8. yüzyıllarda bölge birkaç defa el değiştirmiştir. 


Halife Hz. Ömer zamanında ( 634-644) Erzincan ve Erzurum Arapların eline geçince Gümüşhane’ de bu egemenliği tanıdı . Halife Hz. Osman zamanından, Emevi ve Abbasilere kadar olan dönem içerisinde el değiştiren yöre Çağrı Bey’ in 1016 yılında Anadolu’ya yaptığı ilk akın sırasında Türklerin eline geçmiştir.


1071 Malazgirt Savaşından sonra yöre Selçuklu Egemenliğine girmiş , son olarak da 1467 ‘de Akkoyunlular yörede egemen olmuşlardır.


1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon Rum İmparatorluğuna son vermesiyle bölgede Osmanlı etkisi görülmeye başlanmıştır. Gümüşhane, Trabzon Rum İmparatorluğunun fethedilmesinden sonra Osmanlı hakimiyetine girmiş ve bu hakimiyet 1461 ‘den 1467’ye kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra Gümüşhane Akkoyunluların hakimiyetine girmiştir. Bu hakimiyet 1473 yılında Fatih ile Uzun Hasan arasında vuku bulunan Otluk beli savaşı ile sona ermiştir.1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından kesin olarak alınmış ve Osmanlı topraklarına katılmıştır. 


Kanuni Sultan Süleyman (1520/1566 ) İran Seferi sırasında Harşit Vadisinden geçerken Gümüş madeninin bulunduğu eski Gümüşhane yöresinin imar edilmesini emretmiş, böylece buraya 50 ev ve Süleymaniye Camii yapılmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ile 7 Temmuz 1916 tarihinde Ruslar’ın doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz de yaptıkları işgaller ve bunun sonucundaki göçler Gümüşhane’de hayat bırakmamıştır. Ruslar 16 Temmuz 1916 da Bayburt’u aldıktan sonra yollarına devam ederek 19 (20) Temmuz 1916 günü Gümüşhane’ye girmişlerdir. Türk birlikleri fazla karşı koyamayınca Ruslar aynı gün Torul’a girmişlerdir. Böylece Trabzon yolu Ruslar’a açılmıştır. 




22 Temmuz 1916 günü Kelkit üzerine yürüyen Rus Ordusu akşama doğru burayı ele geçirmiştir. Gümüşhane ve çevresi bu işgaller karşısında ve özellikle Ermeni zulmü altında ezilirken Rusya’da Bolşevik ihtilalinin çıkması ve iç çalkantılar sebebiyle Ruslar 18 Aralık 1917 Erzincan mütarekesini imzalamış ve ordularını geri çekmeyi kabul etmiştir. Ancak Ermeniler katliamlarına devam etmişlerdir. Bunun üzerine mütareke geçersiz sayılarak yeniden savaş başlamış ve bu suretle Torul 14 Şubat Gümüşhane 15 Şubat ve Kelkit 17 Şubat 1918 de Rus işgalinden kurtarılmıştır. Osmanlı hakimiyetinin ilk zamanlarında Erzurum eyaletine bağlı iken sonraları Trabzon’a bağlanan Gümüşhane sancağı 20 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı kanunun 89. maddesinde “Vilayet” başlığı altındaki kanunla 1925 yılında il olmuştur. 1925-1926 tarihli Trabzon salnamesinde “Gümüşhane Vilayeti merkez ilçe ile birlikte Bayburt, Kelkit, Torul ve Şiran olmak üzere 5 ilçe, 5 Bucak ve 377 köyden oluştuğu, 16943 evde 101153 kişinin yaşadığı şehirde hastane olmadığı belirtilmiştir.


Vilayetin ticari durumunun Trabzon-Bayburt-Erzurum büyük yol üzerinde ve İran Transit yolu üzerinde bulunduğundan oldukça iyi olduğu, aslında tarım memleketi olan vilayetin bazı yerlerinde ürünleri yerel ihtiyacı karşılamadığından, halkın bir kısmının işçilik, meyvecilikle, katırcılıkla geçindiği” belirtilmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Gümüşhane’de yol ve köprü yapımına önem vermiş, tarım geliştirilmeye çalışılmıştır.

 Gümüşhane’nin il olması ile birlikte Ahmet Durmuş Bey Vali olarak atanmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk Belediye Başkanı ise Osman Bey (Ataç) olup, 1922-1934 tarihleri arasında görev yapmıştır. Bayburt’un 1989 tarihinde il olması ve ayrıca yeni ilçelerin oluşturulması ile idari taksimata değişiklik meydana gelmiştir. 1988 yılında Köse 1990 yılında Kürtün ilçe olmuştur. 


Burada kısa bir mola veriyor ve yolumuza devam ediyoruz ..Kısa bir süre sonra Bayburt' tayız...

Baha ile kalın...Hoşça Kalın...


25 Ekim 2021

Baha ile Bayburt...

 



Gümüşhane'de verdiğimiz kısa bir moladan sonra kalesi ile Karadeniz'in en güzel köşelerinden biri olan Bayburt'tayız..

Orta Çağ ve Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk zamanlarında büyük önem taşıyan kentin adı ve kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kentin adı Ksenophon'un Anabasis'inde Gymnias olarak geçmektedir ve ayrıca 'Bryer'in Pontos eserinde Paipertes olarak geçmektedir. Payper, Bayberd ve Paybert gibi Bizans kaynaklarında bulunur. 13. yüzyılın sonlarında bölgeyi geçen Marco Polo, kentin Paipurth adında bir kalesi olduğundan ve zengin gümüş madenlerinin varlığından bahseder.




 Eldeki kaynaklara göre Bayburt şehrinin tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Şehir Azzi tarafından kurulmuştur. Bayburt, 770-665 yılları arasında Kimmerler ve İskitler tarafından saldırıya uğradı. Daha sonra bölgeye Haldiler hakim oldu ve daha sonra kısa bir süre Medler tarafından fethedildi ve Pers egemenliğine girdi. MÖ 2. yy'dan itibaren Pontus Krallığı'na bağlı olan Bayburt, MÖ 40 yılında Roma egemenliğine girmiştir. Urartular tarafından yaptırılan Bayburt Kalesi, Roma İmparatoru Justinianus döneminde onarılmıştır. MS 705 yılında Emeviler tarafından fethedilen Bayburt, 715 yılında Bizanslılar tarafından geri alındı. Bayburt, Türklerin Anadolu'da ilk kez fethedip yerleştiği bölgelerden biridir. Bayburt 1054 yılında Selçuklular tarafından fethedilmiştir. 1081 yılında şehir Mengücek oğullarının egemenliğine girmiştir. Daha sonra Danişmentler ve ardından Bizanslılar tarafından fethedilen Bayburt, Trabzon valisi Theodor Gabras egemenliğini ilan etti. 

Şehir Moğol istilasıyla harap oldu. 14. yüzyılda Bayburt, Akkoyunlu devletinin kuruluşunun başlangıç ​​noktası olmuştur. Akkoyunlu'nun idaresi, Yavuz Sultan Selim'in veziri Bıyıklı Mehmet Paşa'nın Bayburt'u fethettiği 17 Ekim 1514'e kadar devam etti.

Bayburt 1828 yılında Ruslar tarafından işgal edilmiş ancak Serasker Osman Paşa'nın topladığı kuvvetler Rusları Aydıntepe'de bozguna uğratmıştır. Daha sonra takviye ile dönen Ruslar, Serasker Osman Paşa'yı Kelkite'ye çekilmeye zorladı. Ruslar, Aydıntepe'nin yenilmesi nedeniyle Bayburt'u yakıp yıktı.        Fransız gezgin Texier, Rusların bu yıkımını anlatıyor. Rus işgali Ekim 1829'a kadar devam etti. Kalenin içindeki mahalle onarılamayacak şekilde yıkıldı ve yeniden yaşatıldı. 16 Temmuz 1916'da Bayburt'a giren Rus kuvvetleri ve onların işbirlikçisi Ermeniler, halka karşı çok zulüm yaptılar. Silahlı Ermeniler Şubat 1918'de yüzlerce insanı mağaralara doldurup diri diri yaktılar. Bayburt 21 Şubat 1918'de bu işgalden kurtuldu.

Bayburt'ta gezilecek en önemli yer Bayburt Kalesi'dir. Urartulardan kalma kale şehrin kuzeyinde ve sarp kayalıkların üzerine inşa edilmiştir. Selçuklular döneminde yeniden inşa edilen ve onarılan kalenin üzerinde bu yapıya tarihlenen 20 adet kitabe bulunmaktadır. Tarih boyunca sıklıkla işgal edilen Bayburt Kalesi, en son 1828 yılındaki Rus savaşında yıkılmıştır.


Dış yüzeyleri mor ve yeşil firuze çinilerle kaplı olan kale, bu kaplamadan dolayı Cinimaçin kalesi olarak adlandırılmıştır.
Ancak günümüzde savaşlar ve doğa olayları nedeniyle bu eşsiz çinilerden eser kalmamıştır. Ayrıca 1988 yılında Bayburt yakınlarında inşaat kazıları sırasında bir yeraltı şehri bulunmuştur.200 metre açık alana sahip olan yer altı tüneli ne amaçla yapıldığı hala gizemini koruyor!!!

     Gizemli yerlerle dolu yolculuğumuza  Erzurum'a doğru devam ediyoruz.

Baha ile kalın Hoşçakalın...

Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

  Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı...