Fotoğraftaki gördüğünüz nesne sizce ne olabilir?? Gaziantepliler ona "Tak Takı"adını vermişler...
Bu kenti anlatmaya Hurrilerden, Mitanlilerden ya da Hititlerden hele yazılı tarih öncesi dönemlerden bahsederek başlamak istemiyorum.
O fotoğrafta gördüğünüz aleti bugün bir çocuğun eline verseniz belki de iki dakika sonra, bu ne garip bir oyuncak diye bir kenara atacaktır. Ben ise Gaziantep tarihini, beni çok etkileyen o oyuncak ile anlatmaya çalışacağım.
Kaleden bir hayli uzak bir yerde bulunan Şahin Bey Milli Mücadele müzesinde gördüm ben bu aleti. 12 odadan oluşan bir konak bugün çok anlamlı bir müzeye dönüştürülmüş. Bu aleti ilk gördüğümde ne olduğunu anlamakta güçlük çektim. Çünkü duvarlardaki panolarda anlatılan hikayeler, silahlar, haritalar, çizimler arasında bu tahtadan yapılmış oyuncak gibi bir şeyi görünce insan ilk önce bir duraksıyor ve ne olabilir diye düşünüyor... Derhal eğildim ve yanındaki açıklamayı okudum:
Fransız Ordu'sunun; 20.000 askerine, 6 tankına, 3 uçağına ve 300 makineli tüfeğine karşı, elinde mermisi azalan ama düşmana hissettirmeyen Antepli müdafiler icat etmiştir. Bunun için hep bir ağızdan övünerek şöyle diyoruz : 300 makineli tüfeğine karşı bizim de Tak Takı' mız var.
Gözyaşlarıma hakim olamadım... tam 300 makineli tüfeğe karşı bu basit, tahtadan yapılmış oyuncak...!
Ön cephede az sayıda mermi ve silahla mücadele veren Antep erkeklerinin arkasında ise kadınlar ve çocuklar bu aleti sürekli çevirerek, yaydıkları bu sesle düşmana karşı psikolojik bir zafer elde ettiler. Ama ne yazık ki tam 6317 şehit vermişlerdir. Ruhları şad olsun. Yokluk içinde savaşan ve düşmana sonuna kadar direnen her bir Antepliyi bizler de bu gün gururla ve minnetle anıyoruz.
Üst katlardaki odaları gezdikten sonra en alt kata yani mağaraların olduğu kata indim. Böyle büyük bir konağın altında tarih öncesi devirlere ait bir mağara bulmak gerçekten çok ilgi çekici. Sanki Dülük, Karkamış, Zeugma, Zincirli Höyük , Tilmen Höyük ve bu topraklarda yaşamış tüm uygarlıklar , yüzyıllardır bizler burada yaşıyoruz, siz Fransızlar, İngilizler ne hakla bizleri ve Antepi yok ediyorsunuz dercesine toplanmışlar bu mağarada.
Antep isminin ise tam olarak nereden geldiği bilinmese de bir çok farklı kaynak gösterilmektedir. Bu rivayetlerden en önemlisi kentin ismini Ayntap veya Ayıntab'dan geldiğidir."Ayn" arapça ve "Tab" ise farsçadan gelerek birleşmiş ve Ayıntab sözcüğü doğmuştur. Anlamı ise suyu güzel ve bol olan kaynak diyebiliriz.
Gerçekten tarihi çok eskilere dayanır bu kentin. İlk uygarlıkların doğduğu Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunması, güneyden ve Akdeniz 'den doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağı olması sebebiyle uygarlık tarihine yön vermiştir. Bu nedenle Gaziantep tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarının yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi İpek Yolu'nun da buradan geçmiş olması ilin önemini ve canlılığını sürekli olarak korumasını sağlamıştır.
Paleolotik dönemden itibaren, bölgenin ormanlık ve tarıma elverişli toprakları sayesinde en önemli yerleşim alanlarından biri olmuştur. Gaziantep'e yaklaşık 10 km. uzaklıkta bulunan Dülük (Doliche) ilk çağlara ait izlerin bulunduğu en önemli yerlerden biridir. Bu yerden başka Zincirli, Sakçagözü ve Tilmen Höyük, Gedikli ve Karkamış gibi yerleşim yerleri de bölgede paleolitik döneme ait izleri taşımaktadırlar. Bu döneme ait el yapımı bir çok taş alet bulunmuş ve bunlara Dülük Tarzı anlamına gelen "Dolikien" aletler tanımlaması yapılmıştır.
10.000- 5500 yılları arasında yaşanan Neolitik dönemde insanlar küçük ve basit köyler kurarak yerleşik hayata geçmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak da üretim başlamış, meslekler, sosyal hayat, hukuk gibi günümüz hayat tarzının ilk örnekleri görülmeye başlanmıştır. Yabani buğday ve arpa gibi bitkilerin, koyun, keçi ve domuz gibi hayvanların da bu bölgede evcilleştirildiği yapılan arkeolojik kazıların sonucunda kesinlik kazanmıştır.
5500-3000 yılları arasında yaşanan Kalkolitik devir, insanların madeni keşfettikleri ve ilk olarak bakırı elde ettikleri ve döğme tekniği ile bakır aletler de yapmaya başladıkları bir devirdir. En başta Til Başar, Horum, Karkamış gibi toplam 19 antik yerleşim yerinde bu döneme ait eserler bulunmuştur. Ayrıca Gedikli'de ilk bronz çağı çanak-çömlekleri genellikle çark yapımıdır. Kase, tabak, pitos gibi günlük kullanım kapları, dışı paralel yatay oluklarla bezeli bej hamurlu kaplar, boyalı yerel üretim kapları, bezeksiz ya da geometrik bezekli kırmızıya yakın renkle kaplıdır.
Anadolu'daki büyük höyüklerden birisi olan Til Başar Höyüğü, Kalkolitik Çağ'dan yani, MÖ 4. binyılın sonundan MÖ. 2600 yıllarına kadar devamlı iskan görmüş olup, sahip olduğu birikimle oldukça yüksek bir kültür seviyesi gösterir.
MÖ 1650'lerde Hitit Krallığı'nın başında I. Hattuşili bulunmaktaydı. Hattuşili, Orta Anadolu'da güvenlik ve birlik sağlandıktan sonra, krallığının sınırlarını Toroslar'dan daha güneye, Kuzey Suriye'ye kadar genişletmeye karar vermiş, ilk olarak Aruvar, Karkamış ve Urşu gibi Güneydoğu Anadolu kentlerini alarak Kuzey Suriye yolunun güvenliğini sağlamıştır.
Gaziantep, M.Ö. 1700 yıllarında Hitit Devleti'nin bir kenti olmuştur. "Dülük" şehri ise Hititlerin önemli bir dini merkezi olduğundan ayrı bir önem taşımaktadır. Hitit Devleti'nin yıkılmasıyla doğan siyasal boşluktan yararlanmak isteyen bir başka güç, Asurlular ortaya çıkmıştı. Asurlular, MÖ 1273-1244 arasında başa geçen I. Salmanassar döneminde Fırat boylarına ve Suriye sınırlarına sarkmaya başladılar. Kuzey Suriye'deki Hitit kentlerinden bazıları, örneğin Karkamış, Arami istilasına karşı koyabilmek için Asur egemenliğini kabul etmiştir. I. Salmanassar'dan sonra yerine geçen I. Tukulti-ninurta ve Nairi (Kuzey Mazopotamya) bölgeleri de Asur egemenliğine geçmiştir.
MÖ 612'de Asurlular, Mezopotamya, Suriye, Mısır ve Anadolu'nun önemli bir kısmı ile İran'ın batısına hâkim olmuşlardı. İran'da yaşayan Medler ile İskitler birleşerek Asur Devletini ortadan kaldırmışlardır. Böylece, Gaziantep Bölgesi'nde Asur hakimiyeti de son bulmuştur. MÖ 590'da günümüzdeki Adıyaman, Kahramanmaraş, Gaziantep illerinin oluşturduğu I. binyıldaki Kummuh, (sonraki Kommagene) ülkesi tümüyle, Asurlular'dan boşalan yerleri devralan İranlı Med Hanedanı'nın hâkimiyetine girmiştir.
Asur Devleti'ni yıkan ve sonra onun yerine geçen İran'daki Med Devleti bir süre hakimiyetini Anadolu içlerine kadar hissettirmiştir. Bu dönem sonrasında ise yaklaşık iki yüz yıllık, Anadolu'yu ele geçirip Trakya'ya kadar giden, Persler'in hakimiyet dönemi yaşanmıştır. Gerek Asurlular, gerek Medler ve özellikle de Persler Anadolu'ya hemen hiçbir kültürel etkide bulunmamışlar, sadece sadakat ve vergilerin zamanında ödenmesini istemişlerdir. Bunun karşılığında da Anadolu içindeki hiçbir topluluğa karışmamışlardır.
Hellenistik Devir, Gaziantep yöresinde MÖ 330-64 yılları arasında yaşanmıştır. Makedonyalı Büyük İskender, Anadolu'yu boydan boya geçerken yaptığı iki büyük savaşı da kazanmış ve ülkeyi Persler'den temizledikten sonra Mısır-Mezopotamya-İran-Afganistan ve Hindistan'ın batı kesimini fethederek dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştu. Böylece eski dünyanın düzeni değişmiş, yeni yollar, güzergâhlar, liman şehirleri ve önemli yerlerde yeni şehirler kurulmuş, eski şehirlerin bazısı önemini kaybetmiş, bazısı ise daha çok önem kazanarak gelişmiş, özellikle ticarî alanda yeni olumlu gelişmeler ortaya çıkmıştır. İskender'i takiben Suriye'de kurulmuş olan Hellenistik krallıklardan Seleukos Devleti'nin de hakimiyeti altında kalan Gaziantep Bölgesi, dönemin ortalarından sonra yeniden önem kazanan Zeugma şehri vasıtasıyla yeni yol güzergâhları avantajını iyi kullanmış, Nikopolis (İslahiye) ve Doliche şehirleri gelişimleri ve önemleri sebebiyle öne çıkmıştır. Özellikle Doliche kenti, Teşup inancından beri devam edegelen dinî özelliğini muhafaza etmiştir.
MÖ 300-299'da İskender'in ölümünden sonra generallerinden Seleukos, İmparatorluğun doğu parçasını idare etmeye başladığı zaman, Zeugma'nın Fırat Nehri üzerindeki stratejik konumunun farkına varmış ve burayı yeniden inşa etmiştir. Kente adını vermiş ve kent bir süre Seleukeia ad Euphrates (Fırat Seleukeia'sı) adıyla anılmıştır. Nehrin karşı kıyısına da İranlı bir prenses olan eşi Apama'nın adını verdiği Apameia şehrini kurmuştur.
MÖ I. yy. ortalarına doğru yöreyi kesin olarak egemenlikleri altına alan Romalılar, yerel halkın gelenek ve göreneklerine, dil ve dillerine, günlük yaşantısına karışmadılar. Bu nedenle de önemli bir direnişle karşılaşmadılar. Helenistik kültür bu dönemde de varlığını sürdürdü. Ancak, bu daha çok, Helen-Latin karışımı bir uygarlık biçimindeydi. Roma egemenliğinin sağladığı güvenlik ortamında Doliche (Dülük), Kiliza (Kilis), Samosata, Zeugma gibi kentler hızlı gelişmişti.
Roma'nın uyguladığı esnek yönetimin bir sonucu da Musevilik ve Hristiyanlık gibi dinlerin ve çeşitli mezheplerin yayılıp serpilmesi olmuştur. İsa'nın 12 Havarisi'nden biri olan Aziz Yuhanna yörede Rum Kale olarak bilinen kaleyi merkez edinerek, Hıristiyanlık'ın yaygınlaşmasında etkin bir rol oynadı. Bu dinin çeşitli mezhepleri gelişme olanağı buldu. Roma Dönemi Gaziantep Bölgesi'nde daha çok Roma İmparatorluğu'nun askerî faaliyetleri ile geçmiştir. Fırat Nehri, Roma'nın doğu sınırını oluşturduğu için Fırat'ın doğusuna yapılacak seferler hep Zeugma'dan başlatılmıştır. Ayrıca Fırat boylarını korumak için kurulmuş lejyonlar Halep (Beroe) ve Antakya (Antiocheia) ile Kahramanmaraş (Germanikeia)'tan yola çıkarak sürekli Gaziantep topraklarını kullanmışlardır.
Bu dönemde bazı şehirler önem kazanmış ve gelişmişlerdir. Bunların başında Fırat kıyısındaki Zeugma şehri gelmektedir. Doliche (Dülük), yolların kavşağında önemli bir şehir ve dinî bir merkez olarak öne çıkmıştır. Yine ikinci derecedeki yolların kavşağında olan, Urima (Horum) ve Arulis (Gümüşgün köyü) ile küçük Teba kenti Roma döneminin önemli yerleşim yerleridir. Bölgeye gelen Roma ordusundaki askerler eski Teşup inancını Roma'nın baş tanrısı Jupiter (Zeus) ile özdeşleştirerek yeni bir inanç sistemi oluşturmuşlar ve Doliche'nin Teşup inancı, Roma İmparatorluğu'na Jupiter Dolichenus (Dülük Iupiteri) adıyla takdim edilmiş ve imparatorluğun büyük kısmında rağbet görmüştür. Roma dönemindeki en önemli olay, 253 yılında Sasanî kralı I. Şapur yönetimindeki orduların Zeugma'ya saldırarak şehri yakıp yıkmaları, sonra batıya doğru giderek sırasıyla Doliche, Antiocheia ve Tarsus'u da tahrip etmeleridir. Bu olay, bölgenin ekonomisine, güvenliğine, sosyal ve kültürel hayatına önemli ölçüde darbe vurmuş, Doliche ve özellikle Zeugma bir daha eski parlak günlerine dönememişlerdir.
Roma İmparatorluğu'nun Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrılmasından sonra, Gaziantep yöresi Doğu Roma sınırları içinde kalmıştır. Ayntab'ın günümüze doğru uzanan tarihi içinde bilinenler Doğu Roma İmparatorluğu dönemi ile birlikte biraz daha artmaktadır. Doğu Roma'nın bu bölgede, Sasanilerle ve daha sonra da Müslüman Araplar ve Türklerle mücadelesi, bilinenleri biraz daha arttırmıştır. Nitekim Doğu Roma hâkimiyeti döneminde bu çevrede yaşanan çatışmalar üzerine Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus (527-565) zamanında Dülük yakınında bir kale inşa edilmiş ve burası daha sonra Ayntab olarak anılacak şehrin ilk çekirdeğini oluşturmuştur. Kale'nin inşasıyla birlikte Ayntab, artık bir yerleşim birimi olma özelliği kazanmıştır.
İslâmiyet'in hızla yayıldığı 7. yüzyıldan itibaren, Müslüman Arap ordularının Halife Hz. Ömer zamanında, 634 yılında Suriye'ye girmesiyle, bölgede tarihi açıdan yeni bir dönem başlamıştır. İki yıl sonra İslâm orduları Yermük'de Doğu Roma ordusunu yenince, uç komutanlarından İyaz bin Ganem Menbic, Ra'bân ve Dülük taraflarını ele geçirmiş, böylece Şam'dan Fırat'a kadar olan bölge İslâm topraklarına katılmıştır. Müslüman Araplarla Doğu Romalılar arasında Kuzey Suriye'deki nüfuz mücadelesi daha sonraki yıllarda da devam etmiştir.
Farklı dinsel inanç gruplarına, mezheplere bağlı yöneticiler zaman zaman yörede egemen oldular ve kendi mezheplerini kabul ettirmek için halka baskı uyguladılar. Gaziantep' i de içine alan büyük Mezopotamya coğrafyasında yaşayan ve M.S. I yy. Hıristiyanlığı kabul eden yöre halkı M.S. V. yy'da Doğu Roma İmparatorluğu'nun resmi Hristiyanlık ideolojisinin ihtiraslarına ters düşmeye başladı. Konstantinopolis Kilisesinin Ekümenik yetki elde etme ihtirası ile birleşen devletin dinî birliği sağlama politikası, yörenin kan gölüne dönüşmesine neden oldu. Tarihin en acımasız mezhep katliamları bu dönemde yaşandı. VI. yüzyılın ortalarında Süryani Kilisesi tam çökertilecek iken, Doğu Roma'nın doğu sınırlarının Sasanî akınları sebebiyle tehlikeye düşmesi, Süryani Kilisesi'nin yeniden canlanmasına neden olmuştur.
Mor Yakup liderliğinde Süryani Kilisesi, bu tarihten itibaren varlığını sürdürmeyi başarmış ve VII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgeye gelen İslam hakimiyeti ile başta Süryaniler olmak üzere tüm bölge halkı Doğu Roma'nın mezhep katliamlarından kurtulmuşlardır. Gaziantep yöresi o tarihten IX. yy. ortalarına değin sık sık Arap akınlarına ve Doğu Roma ile Araplar arasında savaşlara sahne olmuştur. Özellikle, IX. yy.'ın ilk yarısında, Doğu Roma tahtına geçen Nikefor Fokas'ın karşılaştığı başlıca sorun, Abbasiler'in zayıfladığı dönemde Musul ve Halep'i ele geçiren Hamdaniler'in Güneydoğu Anadolu'daki etkinliği olmuştur. Bu çatışma, Nikefor Fokas'ın, Hamdani Hükümdarı Seyfüd-Devle'ye karşı yürüttüğü savaş politikası zafer ile sonuçlandı. 961'de Güneydoğu Anadolu'ya bir sefer düzenleyen Fokas, bir yıl içinde Anazarbos, Maraş ve Antep yöresini almıştır.
XI. yüzyılın sonlarına doğru Büyük Selçuklu Devleti zamanında Ayntâb ve havalisinde Türk-İslâm hâkimiyeti kurulmaya başlanmıştı. Selçukluların Anadolu'ya yönelik harekâtı sırasında uç komutanlarından Afşin Bey, Fırat'ı geçerek Ayntâb'ın kuzeybatısındaki Karadağ'da geniş bir fetih harekâtında bulunmuştu. 1067 senesinde Afşin, Ayntâb ve Rabân'ı aldığı gibi fetih hareketleri için Dülük'ü askerî üs haline getirmişti.
1071 yılında Malazgirt zaferi ile Selçuklu Sultanı Sultan Alparslan Anadolu'nun fethi emrini komutanlarına verdi. Bu bağlamda Süleyman Şah'ın komutanlarından Gümüş Tekin, Ayntâb ve çevresinde tekrar Selçuklu hâkimiyetini tesis ettiyse de Doğu Roma İmparatorluğu'nun etkin olduğu görülmektedir. Doğu Roma ile Selçuklu mücadelesinin yoğun bir şekilde yaşandığı Ayntâb havalisi, 1085 senesinden sonra Süleyman Şah tarafından yeniden ele geçirilmişti. XI. yüzyılın sonlarına doğru Papa'nın talebi üzerine Avrupalı Katolik Hıristiyanlar, Orta Doğu'daki kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak gayesiyle Haçlı seferini başlatmışlardı. 1096 yılında Kudüs'e doğru ilerleyen Haçlı kuvvetleri, Suriye havalisine geldiklerinde Ayntâb, Suriye Selçuklularının idaresi altındaydı. Haçlıların bölgedeki hâkimiyetleri ile Ayntâb, 1098'de Boudouin de Boulogne'nin idaresindeki Edessa (Urfa) Latin Kontluğuna daha sonra da Josselin de Courtenai yönetimindeki Maraş Senyörlüğüne bağlanmıştı. XII. yüzyılın ortalarına kadar Ayntâb ve havalisinde, Türkler ile Haçlılar arasında mücadele devam etmişti. Haçlıların güçlerini kaybetmesi ve Urfa kontluğunun zayıflamasıyla birlikte Selçuklular, bölgenin idaresini ele almak için harekete geçtiler. 1144 yılında Elbistan emiri olan Sultan I. Mesud'un oğlu Kılıçaslan, Ayntâb ve havalisini ele geçirmiş ise daha sonra bölgenin idaresini kaybetmişti. Sultan I. Mesud'un damadı Musul Atabeyleri'nden Nureddin Mahmud Zengî, Haçlılara karşı önemli başarılar kazanarak Ayntâb, Telbaşar ve Azaz'ı geri almıştı.
1270 Yılında Moğolların istilası ile yıkılan kent, daha sonra Dulkadiroğullarının (1389) ve Memluklular'ın (1471) eline geçmiştir. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Memluklular'a karşı yapılan Mercidabık (Kilis yakınında) Meydan Savaşından sonra Gaziantep ve yöresi Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimine girmiş oldu.
Osmanlılar döneminde çok sayıda cami, medrese, han ve hamam yapılmış, kent aynı zamanda üretim, ticaret ve el sanatları yönünden de ilerlemiştir. 1641 ve 1671 yıllarında yöreyi iki kez ziyaret eden Evliya Çelebi burada 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve üstü kapalı çarşı olduğunu anlatır.
AYNTÂB ŞEHRİ'NİN ŞANLI DİRENİŞİ
Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşları'nın ağır yaralarını henüz saramadan Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın yanında Birinci Dünya Savaşı'na girdi. Dört yıl süren savaşın neticesi, Osmanlılar açısından ağır oldu. 30 Ekim 1918 tarihindeki Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla, Suriye, Filistin, Irak ve Arabistan üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti sona erdi. Osmanlı birlikleri terhis edildi. İstanbul, boğazlar ve müstahkem mevkiler işgal olunarak silâh, cephane ve savaş araçlarına el konuldu. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 10. ve 16. maddeler uyarınca, İngiliz birlikleri, Aralık 1918'den itibaren Ayntâb'a geldiler. Halep ile Anadolu'nun bağlantısı pozisyonunda olan Ayntâb, coğrafi konumu itibariyle İngiltere açısından çok önemliydi. İngiliz yetkililer, kışı geçirmek gayesiyle geldiklerini ve gelişlerinin işgal anlamına gelmediğini söylediler. İngiltere, Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanarak 15 Ocak'ta Ayntâb'ı, resmen işgal etti. Telgrafhaneye el konuldu. Ulaşım kontrol altına alındı. Civardaki tren istasyonları, İngilizlerin kontrolüne geçti. Amerikan koleji ve civarındaki Ermeni evleri, kışla ve karargâh haline getirdiler. Ayntâb'taki işgal, mütareke şartlarına aykırı olduğundan ötürü protesto edildi. İngilizler, 8 Mart'ta Ayntâb'ta sıkıyönetim ilan ederek şehirdeki silâh ve cephanenin teslim edilmesini talep ettiler. Aksi takdirde silâh bulunduranların mahkemeye çıkarılacaklar, yüz altın lira ceza ödeyecekler ve idam edileceklerdi. Ertesi gün, şehrin önemli noktalarına makineli tüfekler yerleştirildi. Gelişmeler üzerine ahali silâhlarını teslim etmek zorunda kaldı.
Ayntâb'ta nispeten ılımlı hava devam ederken İngiltere ile Fransa arasında 15 Eylül 1919 tarihinde Suriye İtilâfnâmesi/Paris Uzlaşması'yla yapıldı. Buna göre, İngiltere, Musul'u elinde tutarken Ayntâb, Urfa ve Maraş'ı Fransa'ya terk etti. İngiltere ile Fransa'nın anlaşması, Suriye ve Kilikya'daki İngiliz birliklerinin Fransız birlikleriyle yer değiştirmesi, Ayntâb'ta endişe ile karşılandı. Buna karşılık Ermeniler ise son derece memnundular. Ayntâb'ta Fransa'nın işgaline karşı protestolar yükseldi. 25 Ekimde muazzam bir miting düzenlendi ki Ayntâblıların ilk defa ciddi anlamda tepkisiydi. Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa hükümete, vilayetlere ve Heyet-i Merkeziyelere işgale karşı protestoların yapılmasını ve kısa zamanda ciddi tepkilerin verilmesini istedi.
25 Ekimde Ayntâb'taki Fransız işgal süreci başladı. 27 Ekimde Albay Flye Sainte Marie, birkaç Fransız subayı ve bir miktar askerle, 29 Ekimde de iki süvari bölüğü Ayntâb'a geldi. Fransız birlikleri şehre girerken Ermeniler coşkun tezahüratlar yaparken Türkler de ise ölüm sessizliği hâkimdi.
Fransız yönetimi, Ayntâb'taki tansiyonu hayli yükseltmişti. İşgale karşı ülkenin dört bir tarafından verilen tepkiler, Ayntâblıları daha kararlı ve azimli hareket etmesine katkı sağladı. 23 Kasımda Cemiyet-i İslâmiye, işgali protesto eden büyük bir miting düzenledi. Ermeni ve Fransız taşkınlıkları halkın tepkisini arttırdı. Kentteki gergin hava daha da elektriklendi. Türk mahallelerinde oturan Ermeniler, Ermeni mahallelerine ve Ermeni mahallelerinde oturan Türkler de Türk mahallelerine taşındılar.
9 Aralıkta General Querette, karargâhını Ayntâb'a kurdu. General, işgal için değil, Sultan ile Fransa Cumhuriyeti arasındaki anlaşmayı müteakip Osmanlı yetkilileriyle uyum içerisinde çalışmak maksadıyla geldiklerini söyledi ve 13 Aralık'ta beyanname yayımladı. Fransız yetkililer, yeni bahanelerle hükümet işlerine müdahale ettiler. Jandarmanın ve polisin kendi emirlerinde olduğunu iddia ettiler.
7 Ocakta İslâhiye'den Maraş'a giden Fransız Senegal taburu, Eloğlu mıntıkasındaki millî kuvvetlerle yaptığı mücadelede bir hayli kayıp verdikten sonra Maraş'a ulaştı. 12 Ocakta İslâhiye civarında Hurşid Ağa'nın köyüne giden Fransız birliği, Ayntâb yakınlarındaki Arapdar köyüne ulaştı. Hava soğuduğundan ve vakit ilerlediğinden geceyi köyde geçirmek istediler. Bu arada kumandanlarının emrini dinlemeyen Ermeni askerleri, köylülerin evlerine hücum ederek kapıları kırıp zorla içeri girdiler. Köylülere ait eşya ve hayvanları gasp ettikleri gibi çeşit çeşit ezada ve cefada bulundular. Dahası askerlerin zulümlerinden kaçarak dağlara sığınan köylülere top ve mitralyöz ateşi açtılar.
21 Ocak 1920 tarihinde Ayntâb'ta sabırları taşıran bir olay gerçekleşti. Akşama doğru on iki yaşlarında oğlu Mehmed Kâmil'le birlikte İnönü caddesindeki askerî fırın önünden geçmekte olan kendi halindeki kadına, fırındaki Fransız askerleri sarkıntılık ettiler. Annesini savunan Kâmil, taşla hücum etti. Bunun üzerine paniğe kapılan askerler, Kâmil'i süngülediler. Kadının feryadına duyan ahalinin hücumu karşısında askerler, fırına sığındılar. Böylelikle şehirde ilk defa Fransızlara karşı fiili hareket gerçekleşti.
17 Aralık 1918 tarihinde İngiltere'nin ve akabinde 25 Ekim 1919'da Fransa'nın işgaline uğrayan Ayntâb 25 Aralık 1921'de bağımsızlığına kavuşmuştu. Uzun süre işgale direnen şehrin % 80'i tahrip olduğu gibi meskenler oturulamayacak haldeydi. Direniş süresince halktan para toplandığı gibi şehir esnafı da dükkânlarındaki ve depolarındaki mallarını hibe etmişti. Meşru haklarını koruma ve müdafaa etme dışında amacı olmayan Ayntâblıların en büyük kaybı, binlerce vatan evladıydı. Bağımsızlığı uğruna her şeyi göze alan binlercesi de yaralandı. Sonuç itibariyle Ayntâb direnişinde olağanüstü mücadele sergileyen şehir, fedakârlık noktasında hiçbir şeyi esirgemedi. Ayntâb Savunması, Millî Mücadele tarihimizde yiğitlik, kahramanlık ve fedakârlığın örneklerindendir. Ayntâb'ın direnişi, eşsiz kahramanlığı ile hem kendini hem de Güneydoğu Anadolu'yu düşman işgalinden kurtaran bir halk hareketi, millî birliğin ve benliğin bir şahlanışı olarak tarihteki yerini almıştır.
KALE
Gaziantep' e yaklaşmaya başladığınız zaman kayalık bir tepede yapılmış olan kale uzaklardan hemen görünmeye başlar. Adeta direnişin sembolü gibidir, yaklaştıkça daha muhteşem görünür göze ve Gaziantep halkı gibi hala dimdik ayaktadır.
Kalenin ilk yapım tarihi konusunda kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, MS II. yy'dan sonra yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Güneyinde ve güney batısında yapılan kazı çalışmaları sonucunda günümüzden 7000 yıl öncesinde yerleşim görmüş bir höyük üzerine kurulmuş olduğu düşünülmektedir. 2004 yılında yapılan kazı çalışmalarında Eski Tunç Çağına ait yerleşimler ve sonraki dönemlere ait sur duvarları bulunmuştur.
MS IV. yy.'da askeri açıdan kalelerin öneminin artması üzerine kaleler mimarı olarak ünlenen Bizans İmparatoru I. Justinianus (MS 527-565) Gaziantep kalesinde büyük çapta onarımlar yaptırmış, yeni yapılar yaptırıp, galeriler açtırarak kalenin kullanım sahasını genişletmiştir. Gaziantep'in bulunduğu bölge ortaçağda oldukça karışıktır. Miladi 636 yılında Antep ve çevresinin İslam egemenliğine girmesiyle uzun süre Doğu Roma-İslam çekişmesine sahne olmuştur. Şehrin sürekli el değiştirmesi, yeni yönetimin kalede bir takım değişikliklere gitmesine sebep olmuştur. Abbasiler (MS 782), Doğu Romalılar, Hamdaniler (951) Nurettin Zengi (MS 1155) Selçuklular (1084), Eyyubiler (1183) Memluklular (1277) Moğollar (1281), Dulkadirler (1390), Timur (1400), Karakoyunlular ve tekrar Dulkadır Beyliği idaresine geçen şehir uzun süre Memluklarla Dulkadıroğulları arasında mücadeleye konu olduktan sonra 1516 Mercidabık Zaferinden itibaren Memluklardan Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde yeni burçlar takviye edilerek sur bedenleri yükseltilmiştir. 1481 yılında kale Mısır Sultanı Kayıtbay tarafından ikinci defa ele geçirilmiştir. Ana kapı ve kale köprüsünün iki yanındaki kuleler Osmanlı Devleti döneminde Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1557 yılında yeniden yaptırılmıştır. Melik Salih Ahmet Bin Melik Süleyman kaleye yeni burçlar ilave etmiş camii ve çeşitli binalar yaptırmıştır. 15. ve 16. yy. dan sonra ateşli silahların gelişimi ve ülke sınırlarının değişimi nedeniyle kale savunma görevinden çok bir yönetim merkezi, stratejik konumu nedeniyle de Geç Osmanlı döneminde askeri depo ve zindan olarak kullanılmıştır. 1517 Osmanlı egemenliği ile kente yeniçeri yerleştirilmiştir.
Bundan önce şehrin idarecileri Memluk Şerifleri olup Halep vilayetine bağlıyken Osmanlı egemenliği ile birlikte şehrin yönetimine yeniçeriler gelmiştir. Tüm bu mücadelelere şahitlik etmiş olan Gaziantep Kalesi en son mücadeleyi Kurtuluş Savaşıyla vermiştir. Savaştan harap bir şekilde çıkan ve yıkılan yerlerinin taşları alınarak yeni inşa edilen binalarda kullanılan kalenin ilk onarımı 1950'li yıllarda zamanının belediyesince gerçekleştirmiştir. Bu onarım ile kalenin yıkık vaziyette olan sur ve beden duvarları kısmen onarılmış, kalenin etrafında bulunan hendek ile kale içindeki tünel, oda gibi tehlike arz eden mekanların içi doldurulmuş, kalenin üzerinde, etrafında ve galerilerinde yaşayan halk bu alanlardan çıkarılmıştır.
ŞEHİTLER ANITI
30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes sözleşmesine göre, Antep'te, Maraş ve Urfa gibi Türklere bırakılmıştı. Ama öyle olmadı önce İngilizler sonra da Fransızlar şehre gelmişlerdir. Antep, büyük topları, 300 makineli tüfeği, 6 teyyaresi ve 4 tankı ile gelen 20 bin kişilik Fransız Tümeni ve 1.500 Kişilik Ermeni gönüllü alayına karşı, 2920 tüfekli Çetesi ile ancak 10 ay 9 gün dayanabilmiştir. Antepliler, düşman çemberi içinde aç kalmış, hiç bir yerden yardım alamamış, cephanesi tükenmiş, barutunu, fişeğini kendisi yapmıştır. Şehrin her yeri yanmış ve yıkılmıştır. Fransız'ı Antep'e sokmamak için 6317 şehit verilmiştir. Şehitlerimizi, kurşun yağmuru altında, kanlı elbiseleri ile, Esenbek (İhsanbey) Camii arkasında açılan büyük çukurlara gömmüşler, fatihalarını bile evlerinde, mağaralarında okumuşlardır. Harbin son günlerinde, daha herkes şehidinin, yaralısının başında ağlaşırken, Antep duman duman tüterken, 8 Şubat 1921 tarihinde TBMM'si Antep'e Gazilik Unvanını vermiştir.
Binlerce insanı temsil ettirebilmesi adına, Antep Harbi'nin en çetin geçen ve bir türlü Fransızlar'ın eline geçmeyen "Arıburnu" diye adlandırılan Çınarlı Camii'nin hemen yanına, gelecek kuşaklarımıza ibret teşkil etsin diyerek bir anıt yapılmasına karar verilir. Antepliler tarafından para toplanarak yapılmıştır. Abidenin mimari projesi Mimar Sırrı Bilen tarafından hazırlanmıştır. Fiili inşaası ise taş yapı ustası Ökkeş Kuranel tarafından gerçekleştirilmiştir.
Zeugma'nın hikayesi
Fırat Nehri üzerinde stratejik açıdan önemli bir kapıda kurulan Zeugma, Seleukos krallığına ait önemli bir askeri ve ticaret merkezidir. Şehir muhtemelen bu stratejik konumundan dolayı askeri bir şehir (katoikia) olarak kurulmuştur. Fırat üzerinde karşı karşıya iki şehir şeklinde yer alan Zeugma, Helenistik dönemde Seleukeia ve Apamea olarak anılmıştır.
"Geçit" anlamına gelen "Zeugma" adı, eski çağlarda bu iki kent için kullanılmıştır. MÖ 300 yıllarında Helenistik krallıkların en önemlisi olan Seleukos krallığının kurucusu Seleukos Nikator I tarafından kurulan iki şehir, onun ve Part (Pers-İran) eşi Apama'nın (Seleukeia-Apamea) adını almıştır. Seleukos kralı III. Antiochus, Mithridates'in kızı Laodikeia ile Zeugma'da evlendi. Helenistik dönemde Kyrrhestike antik bölgesinde yer alan Zeugma, MÖ 64 yılında Pompeius tarafından I. Antiochus yönetimindeki Kommagene krallığının sınırları içerisine dahil edilmiştir.
MÖ 31 yılında Kommagene Krallığı'nın egemenliğinden çıkan Zeugma, Roma İmparatorluğu'nun Suriye eyaletinde bir şehir statüsüne getirilmiştir. Nümismatik verilere göre kentin MS 17 yılında Roma imparatoru Tiberius zamanında resmi olarak Roma İmparatorluğu'na geçtiği düşünülmektedir. Bu tarihten sonra kent Romalılaşma sürecine girer.
Zeugma, bir süre Kommagene kraliyet ailesinin hükümdarları tarafından yönetilir.
(Kommagene hakkında daha detaylı bilgi almak isteyenler "Nemrut Dağı" başlıklı yazımı okuyabilirler.)
Roma imparatoru Vespasian'ın yeni taşra yerleşim projesi kapsamında Roma kenti Zeugma, MS 72'de Suriye eyaletine bağlandı. Bu süreçte "Bellum Commagenicum" yani "Kommagene Savaşı" olarak da bilinen kısa bir gerilim dönemi yaşanmış ve Kommagene kraliyet ailesinin üyelerinin aktif rolü sona ermiş yönetim ve şehir tamamen Roma egemenliğine girmiştir. . .
Romalı askerlerin MS 18 yılında başlayan lejyoner faaliyetleri MS 66 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönemde Helenistik kent genişlemeye ve bir Roma kentine dönüşmeye başlamış ve imar faaliyetleri artmıştır. Helenistik şehir güneybatı ve doğudan genişlemiş ve yeni gelişen Roma şehri Helenistik surların dışına taşınmıştır.
Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırında bir kent olan Zeugma, bu statüsünü MS 2. yüzyılın ikinci yarısına kadar korumuştur. MS 1. yüzyılda askeri bir şehir haline gelen Zeugma, Partlar ile önemli askeri ve diplomatik görüşmeler yapılmış, antik kervanlar ve doğudan batıya ve kuzeyden güneye geçen ticaret yolları üzerindeki konumu nedeniyle Helenistik ve Roma dönemlerinde de önemli bir ticaret merkezi olmuştur.
En zengin dönemini MS 2. yüzyılda yaşayan kent, MS 253 yılında Sasani kralı I. Sapur'un kente saldırısıyla büyük ölçüde yıkılmıştır. ve eski önemini yitirmiştir. MS 4. yüzyıldan sonra Hristiyanlaşan kentte, Justinianus döneminde Part savaşları sırasında (MS 540-562) mevcut surları onararak yeni bir savunma sisteminin inşa edildiği bilinmektedir. Yazılı kaynaklar, Zeugma'nın geç antik çağda bir piskoposluk yeri olduğunu belirtmektedir. Suriyeli Mikail, MS 583 yılında şehirde bir Meryem Ana Kilisesi inşa edildiğini bildirmektedir.
Kentin MS 7. yüzyılın başlarında İslam orduları tarafından fethedildiği düşünülmektedir. Kentte MS 9. ve 10. yüzyıllara kadar yerleşimcilerin yaşadığını bazı bulgulardan öğreniyoruz. Pers ve Helenistik kültür dünyasının doğal sınırı ve kesişme noktası olan stratejik konumu nedeniyle; Ayrıca farklı etnik köken, din ve meslek temsilcileri arasındaki geleneksel kültürler arası karışıma ve çatışmaya da tanık oldu. Bölgedeki Sami nüfusun yanı sıra, şehrin sakinleri arasında Seleukos'un şehre getirdiği Yunan-Makedon göçmenler, ticaret için farklı bölgelerden gelen tüccarlar, üst düzey Roma vatandaşları, lejyonerler ve şehrin alınmasından sonra sayıları artan memurlar vardı. Roma İmparatorluğu'na giden ve Fırat Nehri'ni geçerken orada kalan yolcular da durmaktaydı.
Sonuç olarak, Zeugma'da birbiriyle bütünleşmiş, yeni sentezler oluşturmuş, çeşitli ve zengin, ancak bazen belirsiz ve karmaşık etnik grupların özelliklerini yansıtan kültürler, dinler ve bunların arkeolojik kalıntıları bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi tarafından 2005 yılında Zeugma Arkeoloji Projesi kapsamında başlatılan uzun soluklu arkeolojik araştırmaların ilk hedefi, kurtarma kazılarında pek incelenemeyen kentin fiziki sınırlarının belirlenmesiydi. Aynı zamanda kentin ilişki ve etki alanı sayılabilecek yerlerin arayışıydı.
Zeugma, mozaik sanatının antik dünyadan en güzel ve ilginç örneklerini sunsa da, bu mozaikler aslında dönemin en önemli sosyalleşme kültürü olarak kabul edilen Greko-Romen dünyasının bir parçası olarak mekanların zeminlerine yerleştirildi.
Bu mekanlar, yemek sırasında veya sonrasında oynanan eski edebi masallardan ve romanlardan uyarlanan ve ilgili sahneleri içeren mim, pandomim ve trajedi gösterileri ve konuları ile ilişkilendirilen akşam yemekleri için kullanılan yerlerdi. Bu yemeklerin gösterileri konukların önünde, müzik ve pandomim şeklinde, eğlendirmek ve insanları düşündürmek, dönemin popüler mitolojik hikayelerini ve önemli oyun yazarlarının ve sanatçıların komedilerinin eserlerini okumak için gerçekleştirildi.
Zeugma, antik Roma dünyasında bu eğlence sektörüyle ünlü bir şehir olarak da biliniyor. Zeugma evlerinin çoğunda mimari dekorasyon, mozaik ve duvar resimleri, evin misafirlerine maddi varlıklarının yanı sıra entelektüel, eğitici ve içsel zenginliklerini hissettirecek şekilde seçilmiştir.
Bu nedenle gördüğümüz bu mozaikler, antik dünyadan çok zengin hikaye repertuarından sahibinin bilgi ve zevkine göre seçilmiş mozaik temaları bize hem misafirlerin hem de ev sahiplerinin entelektüel ve sosyal kimliği hakkında önemli bilgiler vermektedir.
Örneğin Menander'in "Kahvaltıdaki Kadınlar" anlamına gelen "Synarsitosai" adlı oyunundan bir sahneyi betimleyen mozaik, mozaiğin bulunduğu evin sahibinin Yeni Komedi ve Drama'ya ilgi duyduğunu göstermektedir. .
Bu edebi eserler Greko-Romen kültürünün ve Yunan eğitiminin bir parçasıydı ve çok popülerdi. Ancak halkın bu hikâyelere olan ilgisi esas olarak bu eserlerin yazılı metinleri kopyalamak, çoğaltmak ve okumaktan ziyade mim ve pandomim şeklinde icra edilmesinden kaynaklanmıştır. .
Youtube bundan 2000 yıl kadar önce kendini göstermeye başladı... Okumak yerine başkaları okusun, ezberlesin ve bizlere teatral bir şekilde aktarsın...Bizler de yatağımızda uzanmış şarabımızı yudumlarken onları izleyelim. (Kahve diye de yazabilirdim ama 2000 yıl önce kahve yoktu benim suçum değil !!! )
İşin aslı şuydu: Antik Zeugma'da ideal Yunan eğitimini almak ve öğrenmek sadece seçkinlere ve üst sınıfa mahsustu ve bu eğitimi almış olmak büyük bir ayrıcalıktı. Ancak böyle bir eğitim almakla toplumsal düzeyi atlamak ve toplumsal hiyerarşide yer almak mümkün olmuştur.
Mara Bar Sarapion'un yazdığı bir mektuptan, Roma Kommagenesi'nde aydın ve seçkin aileler için Yunan eğitiminin çok önemli bir kavram olduğunu biliyoruz. Estrangelo (eski bir Süryani), MS 73 civarında Zeugma'da hapishanedeyken ve bu mektupta oğluna iyi bir insan olmak için ideal Yunan eğitimini almasını tavsiye etti.
Benzer şekilde, günümüzde Zeugma mozaiklerinde, özellikle Musa mozaiklerinde, Yunan eğitiminin temel taşları olan bazı kavramların varlığını görmekteyiz. Poseidon Evi'nde Mousà mozaiğinin yer aldığı triclinium'da İlham Perileri'nin yanı sıra lirik şiir, tarih, müzik, astroloji ve felsefe de betimlenmiştir. Hem Musa figürlerinden hem de Triclinium'un ortasında sembolik insan formunda yapılmış Fazilet (Arete), Eğitim (Padeia), Bilgelik (Sofya) figürlerinden, bu evin sahibinin ideal bir Yunan eğitimi almış ve felsefe, müzik, edebiyat ve insan sanatlarıyla ilgilenen birisi olduğu açıktır.
Bu figürler beni Zeugma'dan alıp Efes antik kentindeki Celcius Kütüphanesi'ne önüne götürdü. Hatırlarsak, bu kütüphanenin ön cephesinde 4 heykel bulunmaktadır ve bunlar Sophia - Bilgelik, Arete' - Fazilet, Eunoia - İyilik ve Episteme - Bilgi' yi ifade ederler.
9 Eylül 2010'da açılışı yapılan Zeugma Mozaik Müzesi, 30 bin metrekare kullanım alanıyla dünyanın en büyük mozaik müzesi olma özelliğini koruyor. Üç büyük birimden oluşan müze kompleksinde ana yapı, çoğunluğu Zeugma'dan gelen mozaiklerin sergilendiği yapıdır. Diğer iki yapıdan biri eşsiz geç antik kilise mozaikleri koleksiyonuna, diğeri ise Gaziantep yöresine ait. Toplam 19 mozaiğin yer aldığı bu birimde yaklaşık 1.500 metrekare mozaik sergilenmektedir. Üçüncü bina, idari ofislerin ve konferans salonlarının bulunduğu yerdir.
Ana binada Zeugma antik kentinin kurtarma kazılarında ele geçen mozaikler, serginin ikinci katının bir bölümünde ise çevre il ve ilçelerden geç antik döneme ait mozaikler sergileniyor. Bugün Zeugma Mozaik Müzesi'nde sergilenen tüm mozaikler yaklaşık 2.800 metrekareye ulaşıyor.
Zeugma Müzesi'ne ilk adım attığınızda kendinizi müze değil de antik Zeugma kentine girmiş gibi hissedersiniz. Bir zamanlar zengin Romalıların evlerini ziyaret ederek neredeyse odadan odaya geziyoruz ...
Quintius Calpurnius Eutykhes'in evi değil mi bu? Başka kimin evi var acaba ? Gelin, görün, ziyaret edin... Her odada ayrı bir mozaik... Bazılarına bir göz atalım... Hepsini gezmeye kalkarsak bu şehir bir gün sürer, af edersiniz müze!
Gezimiz sırasında, özellikle Türkiye'nin güneydoğusunda iki önemli nehir bize eşlik etti. Biri Dicle, diğeri Fırat. Zeugma müzesinde, bu nehirlere verilen önemi daha iyi anlamamıza yardımcı olacak mozaikleri de görebiliriz . Fırat Mozaiği tam da böyle bir mozaiktir.
EUFRATES
Bu mozaikte Fırat bir divana hafifçe uzanıyor. Fırat, dirseğinin altındaki testiden akar ve su ile buluştuğunda bitki örtüsü yerden fışkırır. Sol elinde bir dal tutmaktadır. Vücudu çıplak. Ayakta bir ağaç var.
Efsaneye göre Fırat'a adını veren Fırat'ın Aksurtaş adında bir oğlu varmış. Bir gün Fırat, karısının yanında uyuyan oğlunu yabancı zannederek öldürür. Daha sonra Fırat bu acı hatasını anlar ve kendini Medos nehrine atarak intihar eder. O günden beri Medos nehrinin adı Fırat olarak söylenmektedir.
OKYANUS VE TETHYS
Müzedeki en ilginç mozaiklerden biri olan Okyanus ve Tethys Mozaiği.
Antik çağda Akdeniz hariç dünyadaki tüm açık denizlerin tanrısı olan Oceanos, denizdeki dişi unsuru simgeleyen Teti ile birlikte yaşar. Dünyadaki tüm nehirlerin Oceanos ve Tethys'ten kaynaklandığına inanılıyor. Zeugma şehrinde kazılan villalardan birinin havuzunun zemini olduğu tahmin edilen bu mozaikte Okyanus ve Thetis deniz canlıları ile çevrili olarak tasvir edilmiştir. Mozaikte ayrıca yunuslara binen veya balık tutan Eroslar da var.
Yaklaşalım da kahvaltı masasında neler konuştuklarını dinleyelim..!!
Bu mozaik zengin bir şekilde dekore edilmiş bir evin triclinium'unda yani yemek odasında bulunmuştur. Bu parça en yüksek kalitede ve neredeyse mükemmel durumda bulunmuştur. Mozaik üç ana unsurdan oluşmaktadır. Ana panoyu üç taraftan çevreleyen geometrik bordür, sedirlerin orijinal olarak insanların oturdukları yerleri göstermektedir. Çerçevede vahşi hayvanlarla (aslan, panter vb.) savaşan Eros detaylı ve canlı bir şekilde tasvir edilmiş; Öte yandan, çelenkli erkek ve kadın kafaları onlara farklı açılardan ve eksenlerden bakar.
Son olarak, çarpıcı orta panel (1,75 x 1,50 m), güzel dokunmuş bir şeritle çerçevelenmiş ve batı tarafındaki kanepeler ve yemek masalarına yerleştirilmiştir. Mozaiğin teması, misafirler için bir 'konuşma konusu' olarak hizmet etmekti.
Mozaikte yazan tek kelimeden de anlaşılacağı gibi bunlar "kahvaltı masasındakiler".
Ya da bu kadınlar 'Akhilleus'dan bahsediyorlar!! Akhilleus Truva'ya gitmedi mi?
Sanki bu mozaik bize Akhilleus hakkında başka bir hikaye anlatıyormuş gibi!!
Akhilleus'un Truva Savaşı'na katılmasını istemeyen annesi ve babası, onu Skyros adasındaki Kral Lycomedes'in sarayına gönderir. Burada Akhilleus, sarayda yaşayan ve kadın kıyafetleri giyen diğer Lykomedes kızlarıyla kaynaşır. Ancak ilerleyen günlerde Akhilleus Truva Savaşı'na katılmazsa Truva'nın alınamayacağı kehanetine dayanarak Ulysses onu aramaya başlar. Akhilleus'un savaşçı ruhunu çok iyi bilen Ulysses, kurnaz bir plan hazırlayarak Kral Lycomedes'in sarayına gider. Gezici bir satıcı kılığında Lykomedes'in haremine girer. Çekici kumaşlar ve kadın eşyaları ile birlikte kızların önüne bazı silahlar koyar. Haremdeki tüm kadınlar mücevher ve dokumaya ilgi duyarken, kadın giyiminde Akhilleus buna dayanamayarak kılıcı ve kalkanı alıp kullanmaya başladı.
Ulysses'in planı işe yaramıştır ve Akhilleus'un gerçek kimliği ortaya çıkmıştır. Bu an, Zeugma'nın ortaya çıkardığı mozaikte de tasvir edilmiştir.
Truva Savaşı'nı başlatan, köpükten çıkan tanrıçalardan biri değil mi?
Ah Paris, neden o elmayı Afrodit'e verdin?
Bu olağanüstü güzellikteki tanrıçanın aynı güzel mozaiğinin önündeyiz...
Afrodit, Yunan mitolojisinde güzellik, aşk, nesil tanrıçasıdır. Efsanenin bir versiyonuna göre, Uranüs'ten ve denizin köpüğünden doğdu ya da Zeus ve Dione'nin kızıydı. Ayrıca gemicilerin yolculuklarını güvenli hale getiren bir tanrıça olarak da saygı görüyordu. Roma mitolojisinde Venüs ile eşdeğerdir ve ayrıca Astarte ve Ishtar (Yıldız) gibi diğer Semitik tanrılarla da ilişkilidir.
Aşk tanrıçasına söyleyelim o aşıklara yardım etsin... Ne de olsa sevenleri bir araya getirmek onun işi değil mi!!?
Yerlilerin ifadelerine göre bazı mozaikler 1964 yılında Zeugma tarafından çalınmıştı. Yıllar sonra Amerika'dan Türkiye'ye getirilen mozaiklerin Partenope ve Metiox adlı iki sevgiliye ait olduğu anlaşıldı ve yıllar sonra aşkları mozaiklerle birlikte ölümsüzleşti.
Ama bu müzede öyle bir mozaik var ki, sadece Zeugma'nın değil, Gaziantep'in de simgesi haline geldi.
Adı biraz garip; Çingene. Kazıyı yapan işçiler, kulağında küpe ve başında bir bandana ile ortaya çıkan bu mozaiğin bir çingeneye benzediğini ve bu nedenle bu mozaiğin adının böyle kaldığını söylediler.
Öyle güzel gözlerle bakıyor ki, ziyaretçilerin o gözleri unutması çok zor.
O kadar çok mozaik var ki henüz hepsini anlatamam! Şimdi siz de lütfen rahat koltuklarınızdan kalkın ve gelin tüm bu güzellikleri yerinde görün.
Örneğin ....Daha önce de bahsettiğim gibi,
DÜLÜK - DOLICHE
MÖ 300 yıllarında kurulan Doliche antik kenti, Gaziantep'in 10 km kuzeybatısında yer almaktadır.
Antik çağda önemli ticaret yollarına yakın olan kent, Mezopotamya, Suriye ve Pers krallıkları, antik Yunan ve Roma uygarlıklarından etkilenmiştir. İlk günlerinden beri şehre yakın olan Dülük Baba tepesinde kutsal bir merkez bulunmaktadır.
Kentin adı prehistorik dönemlerde bilinmemekle birlikte bu döneme ait buluntular burada bir yerleşim olduğunu açıkça göstermektedir. Güneydoğu Anadolu'nun bilinen en eski taş işleme merkezlerinin burada olduğuna dair kanıtlar da var.
Antik Yunan kenti Doliche, tanrı Jüpiter Dolichenus'un anavatanı olarak bölge sınırlarını aşan bir üne sahiptir. Bu tanrı, Roma İmparatorluğu boyunca MS 1. yüzyıldan 3. yüzyıla kadar, doğu kökenli başka bir tanrı olan Mithras gibi saygı gördü.
Genel olarak geniş alanlara dağılmış, çoğu Roma imparatorluk dönemine tarihlenen nekropoller ışığında kentin önemini ve gelişimini belirlemek mümkündür.
Pers kralı I. Sapur'un MS 253'te Doliche'yi yok etmesinden sonra şehrin ve kutsal alanın gelişimi durmuştur. Beşinci yüzyılda Doliche bir piskoposluk merkezi olarak görünür. Kent nekropolünün batısında 8. ve 10. yüzyıllara ait Suriye tipi iki kaya kilisesi bulunmaktadır.
Doliche, Doğu'nun Arap ve Roma devletleri arasındaki sınır savaşları sırasında yeniden tarih sahnesine çıkıyor. Kent MS 11. ve 12. yüzyıllar arasında Gaziantep sınırlarına dahil edildikten sonra önemini yitirmiştir.
Bu şehrin dinler tarihindeki önemi, son yıllarda yapılan araştırmaların ardından yeni keşiflerle ortaya çıkmıştır.
Doliche'deki yeni Mithraik Tapınaklar
1997 ve 1998 yıllarında Doliche antik kentinin bulunduğu Keber Tepe'nin yamacında iki adet Mithreum'un keşfedilmesi, Jüpiter Dolichenus'un anavatanı olarak bilinen bu kentin dinler tarihi açısından önemini daha da artırmıştır. Bu mağaraların Kommagene bölgesindeki ilk Mithreum olduğu ve Roma İmparatorluğu'nun en büyük kutsal alanlarından biri olduğu tespit edilmiştir. Doğal bir mağara oluşumunda yan yana yerleştirilmiş iki Mithreum, aynı girişi kullanmalarına rağmen iki ayrı kült tablosu içermektedir.
Bu özelliklere sahip bir Mithras kült alanı, tüm Roma İmparatorluğu'nda başka hiçbir yerde bulunmaz. Bahsedilen mağaraların duvarlarında kandil ve küçük figürlü nişler bulunmaktadır. Bazı büyük havuz benzeri boşluklar, ritüeller sırasında su kullanıldığını gösterir. Ağır hasarlı olmasına rağmen, kült kabartmalarında, imparatorluğun farklı köşelerinde bulunan diğer eserlerden bilinen şu sahne görülmektedir: Mithras, ay boğasının sırtına diz çöker ve boğazını bir hançerle keserek öldürür. Boğanın boğazından akan kan yeni bir hayat demektir. Bu efsanedeki akrep, yılan ve köpek gibi diğer hayvanlar daha sonraki dönemlerde meydana gelen tahribatlara rağmen seçilebilir. Sahne, meşale taşıyıcıları Cautes ve Cautopates tarafından çerçevelenmiştir. Rölyefin üst kısmı kemer şeklindedir. İki üst köşede güneş tanrısı ve ay tanrıçası vardır. İlk kült mağarasının kabartmasında Mithras'ın başı parçalanmış ve yerine haç sembolü işlenmiştir.
Bu da ibadet alanının Hristiyanlar tarafından tahrip edildiğini göstermektedir. Tıpkı İsa gibi, Mithras da topluluğunu onların günahlarından kurtarmak için kendini feda etti. Bu fenomen ve iki din arasındaki vaftiz ve kutsal yemek gibi benzerlikler nedeniyle aralarındaki rekabet de büyüktü. Mithras kültünün yıkılan diğer bölgeleri hakkında Batı Roma İmparatorluğu ve erken Hıristiyanlık merkezlerinden birçok belge ve bilgi var. İkinci tapınma mağarasının zaman içinde Doliche'deki Mithra'ya inananların sayısı arttığı için mi yoksa toplumlar arasındaki hiyerarşiden dolayı mı yapıldığı sorusu henüz kesin olarak çözülememiştir.
Bilimsel çalışmalar ilk olarak 1970'lerin sonlarında yüzey kabartmaları şeklinde yapılmıştır. Bu kültün en önemli dönemi Roma İmparatorluğu dönemine denk gelse de, kültün kökenleri çok daha eskilere dayanmaktadır. Jüpiter Dolichenus'tan önce bu bölgede hava ve şimşek tanrısı Teşup Hadad'a tapılırdı. Bu iki tanrı arasındaki yakınlık sadece coğrafya ile sınırlı kalmamakta, tasvir şekillerinde de büyük benzerlikler tespit edilebilmektedir. Tıpkı Teşup gibi Jüpiter Dolichenus da Roma imparatorluk döneminde batı eyaletleri de dahil olmak üzere elinde çift balta ve şimşek ile tasvir edilmiştir. Her iki tanrı için de boğa önemli bir rol oynar.
2001 yılında yapılan kazılarda kutsal alanla ilgili önemli buluntular bulunmuştur. Bunlar arasında Roma duvarları, sikkeler, adak levhaları ve önceki devirlerde kullanılan çeşitli mühürler gibi birçok küçük önemli buluntu, kutsal alanın Dülük Baba tepesinde bulunduğuna dair önemli ipuçları vermektedir. Söz konusu duvarlar, kutsal alanın temenos duvarları olarak yorumlanmaktadır.
Bu buluntular sayesinde Güneydoğu Anadolu bölgesinde MÖ 1. binyıldan Hıristiyanlığın etkisinin yoğunlaştığı geç antik çağa kadar aktif dönemi kesintiye uğrayan bir kutsal alanın olduğu anlaşılmaktadır. , bölgenin kutsallığının çok eskilere dayanan uzun bir geçmişe sahip olduğu ortaya çıkıyor. Tüm bu özellikler göz önüne alındığında, bu tepedeki antik kalıntıların bölgedeki en önemli kutsal alana ait olduğu ortaya çıkıyor.
Bu bölgede, özellikle Dülük Baba Tepesi'nde yapılacak arkeolojik araştırmalar, önümüzdeki yıllarda da devam edecek ve hem bölgenin geçmişine hem de dinler tarihine dair bugüne kadar edinilen bilgileri geliştirmeyi amaçlayacaktır.
YESEMEK
Gaziantep müzeler ve ören yerleri açısından oldukça zengin bir şehir, şehirden ayrılmadan önce açık hava müzesine gidelim. Bence dünyanın en ilginç yerlerinden biri olan Yesemek açık hava müzesi kusura bakmayın ama yeterince ilgi görmüyor. MÖ 1250-800 yılları arasında Yesemek Yüzyıl, Yakın Doğu'nun en büyük taş ocağı ve heykel atölyesiydi. İslahiye Mahallesine 22 km. Güneydoğuda Yesemek Köyü'nde yer almaktadır.
Yerli Hurrilerin çalıştığı atölye, bölgenin Hitit egemenliğine girdiği M.Ö. 1375-1335 yılları arasında İmparator I. Şuppiluma döneminde faaliyete geçmiştir. Faaliyetleri bir süreliğine zayıflayan atölyede, Geç Hitit döneminde çalışmalar yeniden yoğunlaştı. Yeni dönemde her şeyden önce Hitit, Suriye, Aramice ve Asur sanat unsurları önem kazanmıştır.
Oryantalizm olarak bilinen bu tarz, Batı'da gelişmeye başlayan Ege kültürlerini etkileyen Yunan sanatının merkezini oluşturdu.
MÖ sekizinci yüzyılın son çeyreğinde Asurlular tarafından kapatıldığı bilinen dükkanda. her şey olduğu gibi kaldı ve zaman 1890'a kadar donmuş gibiydi.
Belli bir düzen içinde sergilendiği Açık Hava Müzesi'nde 300'den fazla heykel ortaya çıkarıldı, taslakların çoğu kapı aslanları. Amanos Dağları'nı temsil eden sfenks, kapı aslanları, oturan aslanlar, kanatlı aslanlar, dağ tanrısı kabartmaları, savaş sahnesi kabartmaları ve mimari eserlerin doğal ortamında sergilendiği alan, Gaziantep müzesi yönetimi tarafından açık hava müzesine dönüştürülmüştür. .
RUMKALE
Antik Dönem'den günümüze kadar Şitamrat, Kal-a Rhomayta, Hromklay, Ranculat, Kal-at el Rum, Kal-at el Müslimin ve Kale-i Zerrin (Altın Kale) gibi bir çok isimle adlandırılan Rumkale’deki mimari kalıntılar Geç Roma ve Ortaçağ karakteri taşımaktadır.
Kalede bugün görülebilen yapılar arasında Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı, çok sayıda yapı kalıntısı, su sarnıçları, kuyu ve hendek yer almaktadır.
Roma Dönemi'nde Hz. İsa’nın havarilerinden Yohannes’in Rumkale’ye gelip yerleşmesi ve burada Hıristiyanlık dinini yayması nedeniyle, bu yerleşim yeri Hıristiyanlık tarihinde önemli bir rol oynamaktadır. Yohannes’in, İncil’in kopyasını Rumkale’de bir mağarada sakladığı daha sonra kopyaların buradan alınıp Beyrut’a götürüldüğü anlatılmaktadır.
Kalenin içinde ayrıca şair Aziz Nerses'e adanmış bir kilise ve Barşavma Manastırı'nın kalıntıları da bulunmaktadır.
Tahmis...
Sizi bilmem ama ben bir yorgunluk kahvesini içmek için Gaziantep'in en meşhur kahvehanesi olan Tahmis Kahvehanesi'ne gidiyorum. Ama bu sefer Türk kahvesi değil Menengiç kahvesi içeceğim.
Tahmis, “kahvenin dövüldüğü yer” anlamına gelmektedir. Eski dönemlerde kahve, cevizden yapılan büyük dibeklerde, karataş ya da aynı ağaçtan imal edilen aletlerle dövülürmüş. Tarihi Tahmis Kahvesi Türkmen Ağası ve Sancak Beyi olan Mustafa Ağa tarafından Tekke’ye (Mevlevihane) gelir getirmesi amacıyla yaptırılmıştır. 1638 yılında yaptırılan Tahmis Kahvesi iki katlı, anılarla dolu bir yapıdır.
Sadece kahve mi? Gelmişken dünyanın en ünlü tatlılarından biri olan Baklava 'yı tatmadan da ayrılmıyoruz.
Bu şehrin Baklava Müzesi ve Fıstık Müzesi gibi birçok ilginç müzesi var. Fıstık ve baklava harika bir ikili oluşturduğu gibi ağızda unutulmaz bir tat bırakıyor.
Türk mutfağının zenginliği ve kültürü ile adından söz ettirecek şehirlerden biri olan Gaziantep'te ayrıca Mutfak Müzesi de bulunmaktadır.
Trabzon'dan başladığımız turumuzu Gaziantep'te yavaş yavaş bitiriyoruz. Size Türk mutfağından hiç bahsetmedim ama aslında yol boyunca birçok yöresel yemek yedik ve çok ilginç tatlara tanık olduk.
Türkiye'nin doğusundaki yolculuğumuza yanında Türk Lokumu olan Türk Kahvesi içerek başladık ve harika yolculuğumuzu Baklava ile Menengiç kahvesi içerek sonlandırdık. Uzun ve bi o kadar da harika Doğu Turumuz burada bitiyor ama benim yazılarım bitmeyecek. Ülkemizde o kadar çok gezilecek, görülecek yer var ki yeter ki çok gezelim ve çok okuyalım...
Karadeniz mutfağından, Doğu ve Güneydoğu Anadolu mutfağına yol boyunca sayısız lezzetlere tanık olduk ama sizlere bu lezzetleri yazılı olarak tattırmam mümkün değil, bu yüzden bu güzel ülkeyi elinizden geldiğince gezmenizi tavsiye ediyorum.
Hatırlarsanız Gaziantep şehrinin hikayesini bir oyuncakla anlatmaya başlamıştım, oyuncak dediğimiz o araç savaş yıllarında adeta bir savunma aracıydı.
Tarihi, kültürel ve gastronomik zenginlikleri oldukça yüksek olan bu şehrin birçok müzesi arasında bir de Oyuncak Müzesi var.
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan Gaziantep Oyun ve Oyuncak Müzesi, Türkiye'nin dördüncü büyük oyuncak müzesidir. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmalarıyla şehrin en tarihi yerlerinden biri olan Bey Mahallesi'ndeki üç katlı bina restore edilerek ve bu tarihi binanın altındaki iki katlı mağara da Oyun ve Oyuncak Müzesi'ne dahil edilmiştir.
Oyun ve Oyuncak Müzesi'nde 1700 ile 1990 yılları arasında üretilmiş 600'e yakın el yapımı oyuncak bulunmaktadır. Çizgi film kahramanlarını, oyuncak bebek evlerini ve diğer birçok oyuncağı içerir.
Binlerce yıldır kanlı savaşlar veren Gaziantep'in sakinleri içlerindeki çocuğu hiç unutmamış, bir oyun ve oyuncak müzesi yapmayı da ihmal etmemişler.
Umarım bu tür müzelerin sayısı artar ve içimizdeki çocuğu her zaman hatırlarız ve ona zarar vermemek için anlamsız savaşlar başlatmayız.
Savaşlardan en çok zarar görenler masum çocuklardır. Önce babalarını kaybederler, sonra da annelerini, kimisi açlıktan ölür, kimisi hastalıktan... İsimleri bile anılmaz, bu cılız bedenlerin mezarı bile yoktur.
Ben bu satırları yazarken başka bir savaş başladı ve yine o masum çocuklar bir hiç uğruna acı çekiyor.
....İyi savaşlar sayın seyirciler, devam edin seyirci kalmaya
naklen cinayet çağı bu. katilin yüzü flu
"derslerinizi sakın ihmal etmeyin"
şiir unutmaz, "canlı yayın" yapsa da ölüm....
Hoşça kalın, bilim ve vicdanla kalın, Baha ile kalın...
İçinizdeki çocuğu unutmayın...
























