13 Ekim 2021

Baha ile Şanlıurfa...


 






  Bir şehrin çağrılacak birçok adı ve anlatmaya hangisinden başlayacağınıza kararsız kaldığınız özellikleri varsa orası kesinlikle kadim bir şehirdir. Burası gerçeklerin efsaneleri kovaladığı, efsanelerin gerçeklere karıştığı yerdir. İlk kez burada yabani otlar buğday olup toprağa düşmüştür ve ilk kez  burada taşlar dile gelip kent ve medeniyet olarak yükselmiştir.

  Bu topraklarda yıldızlar, ay ve güneş insanlara kılavuz olmuştur ve ilk kez insanlar bu topraklarda öğrenmiştir bir dine inanmayı. Burası yukarı Mezopotamya'nın kalbidir Urhay'dır, Edessa'dır, Ruha'dır. Burası tarihin yeniden yazıldığı topraklar olan Şanlı Urfa'dır.

  Bütün insanlık tarihinin yeniden yazılmasına neden olan Göbekli Tepe, Şanlı Urfa'ya 17 km uzaklıktaki Örencik köyünde bulunuyor. 11.500 yıl öncesinin gizemini saklayan Göbekli Tepe insana ve inanca dair bildiklerimizi yeniden düşünün diyor, bugün. İnsan yerleşik hayata geçtikten sonra inanmayı, ibadet etmeyi ve tapınak yapmayı öğrendiği şeklindeki yaygın kanı Göbekli Tepe kazılarıyla birlikte esastan değişti. Göbekli Tepe kazılarında elde edilen deliller, insanın önce inanmaya, ibadet etmeye başladığını ve tapınaklar yaptığını ortaya koyuyor. İnsanlık tarihini esastan değiştirecek gelişmelerin buralarda yaşanmasının tesadüf olmadığını ortaya koyan pek çok eser saklı bu topraklarda.

Kimdiler ve nereden gelir nereye giderlerdi bilemesek de insanoğlunun ilk ibadet menzilini yapanlar Karacadağ'ın önünde serinleyip Fırat'ın suyundan içenler bu toprakları kadim bir inanç merkezi yapıp zamanın bir yerinde çekip gittiler. 





  Şanlı Urfa'da Göbekli Tepe'den başka tam 11 yeni yer daha keşfedildi: Gürcütepe, Taşlıtepe, Kurttepesi, Karahantepe, Harbetsuvan, Sefertepe, Yoğunburç, Ayanlar, Sayburç, Çakmaktepe ve Yenimahalle. Tüm bu "Taş Tepeler" sırlarını koruya dursunlar onların yarattığı inançlar zinciri bu toprakları aynı zamanda "Peygamberler Kenti" haline dönüştürmüştür.

Göbekli Tepe'den başlayan, Harran ve Soğmatar 'daki  Sin (Ay) ve Güneş tapınaklarından sonra, Urfa Balıklı Göl'deki İbrahim'in ve Şuayb, Yakup, Yusuf, Musa  gibi peygamberlere kadar uzanan geniş bir dinler tarihi yaşamış olan Kutsal Topraklardayız.  

Balıklı Göl, Urfa' da kutsal sayılan ve  bu kutsallıktan dolayı balıklarının zehirli olduğuna ve kesinlikle yenmemesi gerektiğine inanılan  çok önemli bir merkezdir. Tek tanrılı dinlerin atası olarak sayılan İbrahim'in doğduğu ve burada uzun yıllar yaşadığı mağaranın hemen yanında bulunur bu göl. 







  
Müslümanların kutsal kitabı Kuran'da yazan Enbiya yani Peygamberler suresine bir göz atalım ve İbrahim'in hikayesini bir de buradan okuyalım:   


62.(İbrahim gelince) "Sen mi yaptın bunu ilahlarımıza ey İbrahim" dediler.

63.Dedi ki, "Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun, bakalım!"

64.Bunun üzerine birbirlerine dönüp, "Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz" dediler.

65.Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, "And olsun bunların konuşmayacağını sen de bilirsin" dediler.

66.İbrahim şöyle dedi: "Öyle ise siz, (hâlâ) Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?"

67."Yazıklar olsun, size de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?"

68.(İçlerinden bazıları), "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin" dediler.

69."Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol" dedik.




 İbrahim'in bizlere hiç de yabancı olmayan bir doğum hikayesi vardır. Kral Nemrud'a bir bilgi ulaşır ve bu bilgide bir oğlan çocuğu doğacak ve Nemrud'un krallığı sona erecektir. Krallığını kaybetme korkusu ile son bir yıl içinde doğmuş ve yeni doğacak tüm çocukların öldürülmesini emreder. Hamile olan annesi korkudan bir mağaraya saklanır ve oğlu İbrahim'i orada doğurur. İbrahim yaklaşık 17 yıl bu mağarada yaşamını sürdürür.





 İbrahim'in, Balıklı Göl'ün hemen yanındaki kayalık alanın üzerinde yükselen Urfa Kale'sinden aşağı atıldığına inanılır. Ve yukarıda okuduğumuz ayetin 69. suresinde, İbrahim tam ateşe düştüğü anda ateş suya yanan odunlar ise balığa dönüşür. İbrahim sözcüğünün kökeninde, Hint öğretisinde ki "Yüce Varlığa" yani Brahma'ya ve antik Mısır inancında "Işık halkının babası" olan Abarahim'i de bulabilir miyiz!?

Yukarıda da belirttiğim gibi mitler, masallar, hikayeler birbirine karışır bu kentte. Ama, belki de asıl hikaye işte bu adamla başlıyor olabilir. Sizlere tanıştırayım; dünyanın ilk heykeli "Urfa Adamı". Sadece dinler tarihi açısından değil, sanat tarihi açısından da dünyadaki ilklerin merkezindeyiz. 






  Son yıllarda Şanlıurfa'da birbiri ardına ortaya çıkarılan arkeolojik bulgularla insanlık tarihine ilişkin önemli bilgiler elde edilmiştir. 1993 yılında şehir merkezinin altında bugünkü Balıklıgöl'ün kuzeyinde yapılan kazılarda bulunan ve Urfa Adamı olarak adlandırılan insan şeklindeki tarih öncesi heykel ile Urfa şehir merkezinde insan yerleşiminin tarihinin Neolitik Döneme kadar uzandığı görülmüştür. 

 13.500 yıllık  tarihi süreç içerisinde Urfa, birçok milletlerin hakimiyetinde kalmış, birçok medeniyetlerin beşiği olmuştur. Urfa’da hakimiyet kurmuş devletleri tarih sırasına göre şöyle sıralayabiliriz; Urfa; milattan önce Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hurri-Mitanniler, Arâmîler, Assur, Keldâni, Med, Pers, Makedonya Krallığı, İskender, Seleukos Krallığı, Parth Krallığı dönemlerini geçirmiştir. Milattan sonra ise Edessa Krallığı, Roma, Doğu Roma, Sâsâni Krallığı dönemi geçirmiştir.

Okuduğunuz gibi her biri diğerinden önemli ve değerli uygarlıklar. Ben oldukça kısa bir özet yapmaya çalışacağım! 

Urfa şehir merkezini oluşturan alanda, tarihi verilere göre Büyük İskender'in ölümünden sonra kurulan Helenistik krallıklardan Seleukos İmparatorluğu döneminde Edessa şehri kurulmuştur. Dönemin Yunanca ve Latince kaynaklarda şehrin adı Edessa olarak geçerken şehrin yerli halkının da dili olan Süryanice kaynaklarda Urhay olarak geçmektedir. Seleukoslar'ın M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkılması üzerine Urfa'da bu tarihten itibaren Osroene ismi ile bir bağımsız bir krallık kuruldu. Osroene Krallığı, Urfa’da kurulan ilk bağımsız krallıktır ve MS 244 yılına kadar hüküm sürmüştür. Başkenti Edessa olan Osroene krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlet Abgarlar devleti olarak da anılmıştır.

Tarihi kayıtlarda ve Abgar efsanesinde, Kral V. Abgar Ukkama’nın ilk Hıristiyan kral olduğu ve Edessa'da hüküm sürdüğü, İsa Peygamber'in tebliğinden hemen sonra bu dini kabul ettiği ve kendi halkına da benimsettiği belirtilir. Cüzzam hastalığına yakalanan ve bu nedenle oldukça acı çeken V. Abgar’ın, İsa Peygamber'in gönderdiği mucizevi mendil sayesinde iyileştiği rivayet edilmektedir.

 2016 yılında Şanlıurfa’nın Balıklıgöl civarında yürütülen kazı çalışmalarında Abgar Krallığı dönemine ait olduğu tahmin edilen Süryanice yazıtlar ve ince işlemelerin yer aldığı bir taban mozaiği bulunmuştur. Osroene Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihi eserlerin en kıymetlisi Kale'deki çifte sütundur. İbrahim Peygamberin ateşe atıldığına inanılan bu yerde bulunan bu sütunlara, halk tarafından, mancınık denilmektedir. Bu sütunlar Osroene krallarından Eftuha tarafından eşi Şalmet adına dikilmiştir. Kentte, Yunan-Roma üslubunda bezenmiş 30 civarında renkli taban mozaiği, kent içinde ve civarında bulunmuş Süryânice kitabeler ve kaya mezarları Osroene Krallığı dönemine aittir. Bu mozaiklerin büyük bir kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı da bazı müzelerde sergilenmektedir. Bu mozaiklerden en önemlisi, Antik Yunan’da müzik ve şiirle özdeşleştirilen Orpheus'un lir çaldığı ve onun etrafına toplanan çeşitli hayvanların müziği dinlerken tasvir edildiği M.S 194 tarihli, 1.64-1.52 m. boyutlarındaki mozaiktir. Mozaik 1980’li yıllarda ABD’ye götürülmüştür. Ancak daha sonra ABD’de Dallas Sanat Müzesi’nde tespit edilince 2015 yılında Urfa'ya iade edilmiştir.





  Osroene Krallığı döneminde Urfa'da ilmi, edebi bilhassa felsefi çalışmalara önem verilmiştir. Süryaniler ilk edebi ve felsefi çalışmaları M.S. 2. yüzyılda yapmışlardır. Süryani yazısının doğduğu kent Urfa’dır. 2. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık tesiri altında gelişen "Süryani Edebiyatı" doğmuştur.  Urfa'nın başlıca Hıristiyan merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık Harran, pagan kültürünün bölgedeki en önemli merkezi olmaya devam etti. Yerleşim merkezleri olan Harran'a nispetle komşularının Harrânîler adını verdiği topluluk ay tanrısı Sin liderliğindeki yıldız ve gezegen kültüne dayalı paganist dinî yapılarını devam ettirmekteydiler.

166 yılında gerçekleşen bir barış antlaşmasıyla Osroene Kralı VIII. Ma’nu, Roma İmparatorluğunun himayesine altına girdi. Bu dönemde Roma İmparatoru Caracalla 213 yılında Mezopotamya Seferi'nden dönerken Urfa Kralı X. Abgar Severus ve oğullarını zincire vurarak Roma'ya götürdü ve orada öldürttü. Kralsız kalan Osroene Krallığı 214 yılının Ocak ayında İmparator Caracalla tarafından bir Roma kolonisi haline getirildi. Ancak İmparator Caracalla 8 Nisan 217 tarihinde Harran'daki Sin Tapınağı'nı ziyaretten dönerken yol kenarında çişini yaptığı sırada bir suikast sonucu Julius Martialis isimli bir imparatorluk muhafız subayı tarafından öldürüldü. Yazık olmuş!! Acaba çişini bitirebilmiş miydi !?? Osroene Krallığı kesin bir şekilde tarihe karışarak Osroene adıyla bir Roma eyaleti kuruldu. Son Osroene Kralı XI. Abgar Ferhad, 244 yılında Roma’ya dönmüş ve orada ölmüştür. Kendisinin ve karısı Hodda'nın mezarları halen Roma’dadır.





Doğu Roma dönemi

Edessa Akademisinin kurucusu Mor Efrem

395'te Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı diye ikiye ayrılınca Urfa, Doğu Roma  toprakları içinde kaldı. 4. yüzyılda İran'da hüküm süren Sasaniler, Nusaybin’i Doğu Roma'nın elinden alarak kendi ülkesine katınca ve şehirden kaçanlar arasında yer alan Mor Efrem, Urfa’ya gelerek Süryani Hristiyan geleneğinin eğitim merkezi haline gelecek olan Edessa Akademisinin kurmuştur. Bu dönemde Urfa Akademisi, Süryânî ruhban adaylarını eğiten başlıca okul haline geldi. Bu öğrenciler, ciddi inceleme yapmak için, elverişli bir ortama Urfa’da kavuştular. Hristiyanlığın en eski cemaati olan Süryânîler önce Urfa’daki akademiye gelirler, burada eğitimlerini tamamladıktan sonra Antakya’daki daha ünlü akademiye giderlerdi. 

   Mor Efrem, kurmuş olduğu bu okulda, dil bilgisi, hitabet ve şiir gibi filoloji bilimlerine, astronomi, jeoloji ve bunun yanında mantık, felsefe, tabiat bilimleri, matematik ve coğrafya gibi ilimlere de yer vermiştir. Mor Efrem, 3 milyona yakın şiir cümlesi ile Edessa okulunun ve Süryani edebiyatının en önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Bu okulda Latince kitaplar, çevirmen Diyatron tarafından Süryaniceye çevrildikleri gibi İncil kitabı da Latinceden Süryaniceye çevrilmiştir. Yunan filozoflarından, Platon, Aristoteles ve Plotinus gibi bilginlerin eserleri de Yunancadan Süryaniceye çevrilmiştir.




5. yüzyılda Süryânî kökenli bir ilahiyatçı olan Konstantinopolis patriği Nestorius, farklı bir bakış açısı ortaya koymuş ve görüşleri Hıristiyan dünyasında tartışma konusu olmuştu. 431 yılında toplanan Efes Konsili'nde, Nestorious'un görüşleri reddedilerek dinden çıkmaya sebep sayıldı ve Nestorius Konstantinopolis patrikliğinden azledildi. İmparator II. Theodosius'un emriyle Mısır çölündeki bir manastıra sürüldü. Fakat Nestorius'un öğretisi, o devirde entelektüel odağı Antakya ve Urfa’da olan Süryânî aleminde destek gördü. Urfa, kısa sürede Efes kararlarını kabul etmeyenlerin toplandığı bir yer haline geldi.  Nestorius'un Kristolojik doktrinine göre: -İsa Mesih'te, İnsan ve Tanrı olmak üzere iki ayrı kişi birlikte yaşadı. Meryem, yalnızca insan kişiliğinin annesiydi. Bu nedenle Nasturilik, Meryem'i Christotokos'un (yani İsa'nın annesi) tek niteliği olarak kabul eder ve ona "Tanrı'nın Annesi" (Theotokos) unvanını reddeder. Zamanla bu doktrine karşı çıkanlar oldu ve Urfa piskoposu İbas 448 yılında Nestorculuk yaptığı iddiasıyla mahkemeye çıkarıldı. 451 yılında Roma İmparatoru Lavio Markianos (Marciano) tarafından toplanan Khalkedon (Kadıköy) Konsili ile beraber Nestorcuların üzerindeki baskılar daha da artmaya başladı ve 457 yılında bu baskılar sonucunda Urfa Akademisinin başkanlığını yürüten Mor Narsay akademiden ayrılmak zorunda kaldı.
  Zamanın en önemli entelektüel merkezlerinden biri olan Urfa Okulunun 489 yılında, Doğu Roma İmparatoru Zenon tarafından kapatılmasının ardından hocalarının İran'a iltica edip, Roma-Sasani sınırının hemen öte yanında bulunan Nusaybin’e taşınması, Nusaybin'in, Süryânî dünyasının ve Orta Doğu'nun başlıca skolastik merkezi olarak öne çıkmasıyla neticelendi. Nasturiler, Urfa ve Doğu Roma topraklarında kendilerine yaşama alanı bulamazlarken sınırın diğer tarafındaki İran’ın tüm vilayetlerinde Nestorcu-Hıristiyan cemaatler oluştu.





451 yılında Kalkedon (Kadıköy) Konsili ile sapkın bir mezhep olarak ilan edilen Monofizitizmi benimseyenler de Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde ciddi baskılara ve katliamlara maruz kalmaktaydılar. Ancak Bizans İmparatorluğunun doğu sınırlarının Sâsânî akınları sebebiyle tehlikeye düşmesi, Antakya Süryânî kilisesinin yeniden diriltilmesi fikrini doğurdu. Monofizit hareketin esas misyoneri Edessa Piskoposu Yakub Bar-Addai 542 yılından 578’deki ölümüne kadar süren misyon faaliyetleriyle Monofizitizmi bölgede yaymış olup bu katkılarından dolayı Hıristiyanlığın Monofizit mezhebine mensup olan Süryânîler'e Ya‘kūbî denmiştir.



      İslamiyet sonrası dönem

   Edessa, Halife Ömer zamanında 639 yılında İyaz bin Ganem komutasındaki Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Emevîler devrinde Harran ve Samsat ile birlikte bir vilâyet haline getirildi. Şehre İslam fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından Ruha adı da verilmiştir. Birinci rivayete göre suyu güzel çeşme anlamına gelen Kaliruha'nın, Ka-li heceleri atılmış ve sadece Ruha heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre ise şehrin Süryanice adı olan Urhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık Ruha adıyla bilinmiştir. Şehir 750'de bir müddet Abbâsîler’le Emevî taraftarları arasındaki mücadelelere sahne oldu. İlk Abbasi halifesi Seffah, Fırat kıyısında cereyan eden savaşta Emevîleri yendi ve Harran'a girdi. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbâsî egemenliğine girdi. Abbâsî Halifesi Harun Reşid bir ara Urfa’ya geldi ve şehirde bir süre kaldı.




    Harranlı bilim adamı Battanî

Abbasi döneminde İslam dünyasında zirve noktasına ulaşan bilim alanındaki çalışmalara paralel olarak bu dönemde yaşayan ve Harranlı olan astronom, astrolog ve matematikçi Battanî'nin bilim dünyasına çok önemli katkıları olmuştur. Sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımlarını açıklayarak böylece modern trigonometrinin temelini atması ve güneş yılını da 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olması gibi katkılarından dolayı ölümünden asırlar sonra batı dünyasında kendisine duyulan saygı neticesinde Ay'daki bir bölgeye ismi verilmiştir.




  Doğu Romalılar 942'de bölgeye gelip Urfa halkından Îsâ peygamberin kutsal tasvirini istediler. Abbâsî Halifesi Müttakī-Lillâh’ın onayı ile, 200 müslüman esirin serbest bırakılması ve şehrin bir daha taciz edilmemesi şartıyla kutsal ikona Romalılara verildi. Ancak bu anlaşma Seyfüddevle el-Hamdânî’nin 949'da Urfa halkıyla birlikte Misis’e saldırması yüzünden bozuldu. Bunun üzerine Doğu Roma ordusu 959'da şehre gelerek şehri yağma ve tahrip etti. Urfa 10. yüzyılın sonu ve 11. yüzyılın başında Abbâsî merkezi otoritesinin zayıfladığı dönemde bazı valilikler kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren Arap bir hanedan olan Hamdaniler bölgeye hâkim olmuşlardı. 11. yüzyıl başlarına gelindiğinde ise şehir Numeyr oğullarından Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Yine 11. yüzyılın başlarında ortaya çıkan bir Kürt hanedan olan ve Abbâsî halifesi tarafından Nasrüddevle unvanı verilen Mervânîlerin Emiri Ahmed, 1025 yılında Urfa'yı emirliğinin topraklarına katmıştır. Fakat şehir Doğu Roma kumandanlarından Georgios Maniakes'e bırakılınca, Maniakes 1030-1031 kışında Urfa'ya hâkim oldu. Mervânîler’in onu şehirden uzaklaştırmak için yaptığı teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı ve Maniakes şehri elinde tuttu. 1037 yapılan anlaşmayla şehir Doğu Roma imparatoruna teslim edildi.





Doğu Roma İmparatorluğu ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu arasında gerçekleşen Malazgirt Savaşı'ndan sonra Doğu Roma'ın elinde kalan Urfa’nın idarecisi Paul yeni Roma imparatoruna itaat arz etmek üzere başkente gitti. Bu sıralarda D.Roma’ya tâbi olan Philaretos Brachamios adlı bir Ermeni prensi, hakimiyet sahasını Maraş’tan Malatya’ya kadar genişleterek bağımsızlığını ilân etti. 1081 yılında Vasil adlı bir kumandanını da Urfa’ya sevketti ve altı aylık bir kuşatmadan sonra şehri D. Romalılar’ın elinden aldı. Philaretos, Halep Emîri Şerefüddevle Müslim ile iyi ilişkiler kurdu. Meyhâne olarak kullanılan Urfa Camii’ni müslümanlara teslim etti. Bu arada hâkimiyet mücadelelerinin sürdüğü Urfa’nın halkı Sultan Melikşah’a haber gönderip şehri teslim etmek istediğini bildiriyorlardı. Bunun üzerine Sultan Melikşah, Emîr Bozan’ı Urfa’nın fethiyle görevlendirdi ve şehir üç ay süren şiddetli bir kuşatmanın ardından 1087 yılının Mart ayında fethedildi. Sultan Melikşah, Emîr Bozan’ı Urfa ve Harran’a vali tayin etti. Emîr Bozan’ın 1094 yılında ölümünden sonra Selçuklu emirlerinden Tutuş'un hâkimiyetine geçti. Tutuş kendisine bağlı kalması şartıyla şehri Ermeni asıllı Toros’un idaresine bırakmıştı. Toros’un şehri Emîr Bozan’dan devraldığı da rivayet edilir.





   Haçlı Kontluğu, Eyyubi ve Memluk dönemleri

    Baudouin'un Urfa'ya gelişi...

Urfa'nın Ermeni hakimi Toros'un, Haçlı kontlarından Baudouin de Boulogne’u düşmanlarına karşı birlikte savaşmak için Urfa’ya davet etmesi üzerine şehre gelen Baudouin Urfa’ya gelişinden kısa bir süre sonra Toros'un öldürülmesi üzerine 10 Mart 1098’de şehre hâkim olup Urfa Haçlı Kontluğu’nu kurdu. Süryani ve Ermeni çoğunluğa Katolikliği dayattı.

 Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan 1106 yılında Urfa Haçlı Kontluğu üzerine yürüyüp Urfa’yı kuşattı. Ancak şehrin sağlam surlarını aşmak mümkün olmadı. Urfa'da yaklaşık elli yıl süren haçlı hakimiyetinden sonra Franklar’ın Doğu Roma ile aralarının açıldığı, Urfa ve Antakya’daki Haçlı hükümdarların birbirinden nefret etmelerinin oluşturduğu uygun bir ortamda Musul ve Halep’te hüküm süren İmâdeddin Zengî, Haçlı Kontu II. Joscelin’in şehirden ayrılmasını fırsat bilerek Urfa’ya geldi. Surların önünde yaptığı teslim olma teklifi Süryânî ve Ermeni ruhanî liderleri tarafından reddedilince surlar mancınıklarla dövüldü ve dört hafta kadar süren kuşatmanın ardından Türkler 24 Aralık 1144 günü şehre girdi. Urfa valiliğine Ali Küçük getirildi ve emrine bir garnizonla yedi kumandan verildi. Bu zafer Haçlılara karşı Müslümanların ilk büyük başarısı olarak kabul edilir fakat aynı zamanda II. Haçlı Seferi’nin de başlıca sebebi olmuştur. Urfa, Haçlılardan geri alındıktan sonra, İmâdeddin Zengi bir kısım Ermeniyi şehirden çıkarmış, Süryanilere haklar tanımış ve Müslümanlara her zaman yakınlık göstermiş olan Yahudilerden 300 aileyi Urfa’ya yerleştirmiştir. Bu gün Urfa merkezindeki Hasan Padişah Camiinin yerinde eskiden bir sinagog yer almaktaydı.






1182'de Selâhaddîn Eyyûbî’nin idaresine giren şehir uzun süre Eyyûbîlerin hakimiyeti altında kaldı. Urfa'nın binlerce yıl süren tarihi boyunca nice uygarlıklar gelmiş geçmiştir ama hiçbiri Moğollar kadar yıkıcı olmamıştır. 1251 yılında Moğollar şehri ve çevresini yağmaladı ve ardından şehir Hülâgû Han'a teslim oldu. Şehir, Moğollar 1260 yılında Ayncâlût Savaşı’nda Mısır ve Suriye'de hüküm süren Memlûkler tarafından yenilgiye uğratılınca Memlûklerin hakimiyetine girdi.


 Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Dönemi

1516'da Yavuz Sultan Selim'in Memlükleri Mercidâbık savaşında yenmesiyle Osmanlı sınırları içine katılmıştır. Osmanlı idaresine girdikten sonra bir sancak olarak Diyarbekir eyaletine bağlanmıştır. 1578-1588 yıllarına ait kayıtlar Urfa sancağını Rakka beylerbeyiliği içinde gösterir. Bu değişiklikte Rakka ve Urfa yöresinde başlayan ayaklanmaya Urfa sancak beyi Sührab’ın katılmasının da etkisi olmalıdır. Sancak beyliği kaldırılan Urfa, Rakka beylerbeyine has kaydedilmiştir. 16. yüzyılın son yıllarına rastlayan Celâlî isyanları sırasında Karayazıcı Abdülhalim’in eline geçen şehir 1600’de tekrar kontrol altına alındı. Ancak bölgedeki güvensizliğin devamı halkın topraklarını terk edip buradan göç etmesine yol açtı. Ardından gelen yüzyıllar ise şehir tarihi açısından uzun bir durgunluk dönemidir. Sultan IV. Murad’ın Bağdat seferine giderken buraya uğradığı ve bir süre kaldığı bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Son olarak 1839’da Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa’nın idaresindeki Mısır ordusu tarafından ele geçirildi ancak kısa süren bu hakimiyetin ardından I. Dünya Savaşı'nın sonunda 1919 yılındaki İngiliz işgaline kadar Osmanlı idaresinde kaldı. 1866 yılında Halep Vilayetine bağlanan Urfa, 1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğradı.





 Şehir 11 Nisan 1920'de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmış; Cumhuriyet sonrasında 1924 yılında ise il olmuştur. Urfa milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ilinin adının Şanlı Urfa olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12 Haziran 1984 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmıştır. 2016 yılında ise Şanlı Urfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.

Tarihini özetlemeye çalıştığım Şanlıurfa'da  çok çeşitli toplumlar, kültürler, inançlar burada iç içe geçmiş ve günümüz Urfa'sına olağanüstü bir zenginlik bırakmıştır. Gerek Şanlıurfa şehrinde gerek çok yakın bölgelerinde gezilecek çok yer bulunmaktadır.

Ne duruyoruz !! hadi bakalım yollar bizi bekliyor...


  BALIKLI GÖL' den gazimize başlayalım...

 Balıklı Göl adı altında Şanlıurfa Kent Merkezi'nde yer alan Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölleri yaz aylarında içindeki  balıklar, etrafındaki asırlık çınar ve söğüt ağaçları ile dinlenilebilecek yerlerdir.





Efsaneye göre Hz. İbrahim Peygamber'in, devrin hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele ederek tek Tanrı fikrini savunmaya başlaması üzerine Nemrut tarafından bugünkü Şanlıurfa Kalesi üzerinden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından " Ey ateş İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri üzerine ateş su, odunlar da balığa dönüşür. Hz. İbrahim'in düştüğü yere Halil-ür Rahman Gölü adı verilmektedir. Gölün kenarında yer alan Halil-ür Rahman Camii, Hz. İbrahim'in düştüğü makam, medrese, hazire ve türbelerden meydana gelmiş bir külliye halindedir. Nemrut'un evlatlığı Zeliha da Hz. İbrahim'e aşık olduğu ve ona inandığı için kendisini ateşe atar. Zeliha'nın düştüğü yere de Ayn-ı Zeliha Gölü denmektedir. Her iki göl de kutsal sayılmakta ve buradaki balıklar avlanmamaktadır.
Halil-ür Rahman Camii ve Rızvaniye Camii Halil-ür Rahman Gölü'nün iki tarafında yer almaktadır. Halil-ür Rahman Camii Doğu Roma dönemine ait Meryem Ana Kilisesi yerine inşa edilmiştir. Rızvaniye Camii ise I8.yy'a ait bir Osmanlı yapısıdır.

MEVLİD-İ HALİL (Hz. İbrahim Peygamber'in Doğduğu Mağara, Dergah):

 Şanlıurfa Kalesi'nin kuzey kesiminde iki mağara bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz. İbrahim'in doğduğu mağaradır. Şanlıurfa'nın en çok turist çeken ve Dergah da denilen bu mağaranın yakınında mescit, hücre ve havuzlarla birlikte küçük bir cami ve önünde havuzlu avlusu yer almaktadır. Burada Hz. Muhammed'in sakalının bir teli saklanmaktadır.





Ayrıca Hz. ibrahim'in doğduğu mağara içerisinde bulunan su, ziyaretçiler tarafından ve bilhassa yerli halk tarafından şifalı olduğu düşüncesi ile içilmekte hatta, şişelere doldurularak götürülmektedir. Dergah, dini turizm potansiyeli açısından önemlidir.
Mağara, yapılan düzenlemeyle, Mevlid-i Halil Camii avlusu içine alınmıştır.

 Şanlıurfa Kalesi:

 İç Kale: Kale'nin Roma İmparatorluğu zamanında M.Ö. I. yy.'da Şanlıurfa'da hüküm süren Abgarlar (Osroene) döneminde inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kentin kuzeyine düşen Damlacık Dağı'nın kuzey eteğindeki yüksek bir düzlük üzerinde yer alan yuvarlak planlı bir yapıdır. Düzgün kesilmiş kalker taşından yapılmış olan kalenin doğu-batı ve güney tarafları kayadan oyma derin hendeklerle çevrili olup, kuzey tarafı sarp kayalıktır. Kale içine batıya açılan kapıdan girilmektedir. Dağın içinden kayaya oyulmuş basamaklı kaleye çıkan yol son yıllarda bulunmuş ve temizlenerek hizmete açılmıştır.







Kale içinde bugün sadece iki sütun ayakta kalmıştır. Kale üzerindeki korint başlıklı bu iki sütundan doğuda olanının kente bakan kuzey cephesindeki Süryanice olan kitabede, "Ben Eftuhayım, güneşin oğluyum. "Bu sütunlar ve üzerindeki heykeli Kral Manu'nun kızı Shalmet için yaptırdım." yazılıdır. Kitabede belirtilen heykel bugün yerinde bulunmamaktadır.
Kale'de Roma devrinden başlamak üzere Doğu Roma ve İslami devirlere ait temel halinde çok sayıda yapı kalıntısı bulunmaktadır. Burada yapılacak Arkeolojik kazı çalışmaları kalenin tarihi geçmişini aydınlatma bakımından yarar sağlayacaktır.

Dış Kale (Surlar): Kale'nin dış surları dörtgen şeklinde olup çevresi 4 km. kadardır. Surların M.S. 812 yılında Hıristiyanların Arap akınlarına karşı kenti korumak amacıyla yaptırıldığı bilinmektedir.
Şanlıurfa surlarından Harran Kapısı, Bey Kapısı'na ait Mahmutoğlu Kulesi, yer yer bazı duvar ve burç kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir. Ancak, büyük ölçüde yıkıntı halindedir.





 
ŞANLIURFA ULU CAMİİ:

Cami, şehir merkezinde Divanyolu Caddesi’nde yer alır. Yapım tarihi belirlenemeyen, "Kızıl Kilise" olarak adlandırılan eski bir kilisenin yerine inşa edilmiştir. Eski yapıya ait avlu duvarları, sütunlar, sütun başlıkları ve çan kulesi halen mevcuttur. Caminin inşa kitabesi bulunmamaktadır. Bu yüzden kim tarafından ve ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. 1170-1175 yıllarında Zengiler tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir.

 Şanlıurfa'da bulunan en eski dini yapıdır. Eski bir sinagog iken M.S. 457 yıllarında inşa edilen ve kırmızı renkteki mermer sütunlarının ağırlıklı olması sebebiyle Kızıl Kilise diye adlandırılan yapı 12. yy'da camiye dönüştürülmüştür. Cami avlusundaki sütun parçalan, sütun başlıkları, avlu duvarları ve bugün minare olarak kullanılan Çan Kulesi Kızıl Kilise'den kalmadır.
On dört sivri kemerle avluya açılan ve payeler üzerine oturan çapraz tonozlarla örtülü son cemaat yerinin, Anadolu'da ilk kez Şanlıurfa Ulu Camii'nde ortaya çıkmış olması sanat tarihi açısından önem taşımaktadır.
Şehir merkezinden uzaklaşmadan önce birbirinden ilginç ürünlerin satıldığı kapalı ve açık sokakların birbirine karıştığı çarşıyı da gezebilirsiniz...Ben Gümrük Han'a kahve içmeye gidiyorum.
 
Biraz dinlenelim ama daha fazla vakit kaybetmeden Soğmatar için yola çıkmalıyız.. 

 SOĞMATAR               
 Şanlıurfa, Mardin yolunun 35. km'sinde Mercihan Nahiyesinin ilerisinde sağa ayrılan 30 km şose yol Tek Tek Dağları arasından bizi Soğmatar kentine götürür. Soğmatar Şanlıurfa'dan 65 km uzaklıktadır. Sumatarla (Yardımcı) Soğmatar kelimelerinin birbiriyle karıştırılmaması gerekir. Sumatar Şanlıurfa Akçakale yolu üzerinde 29 km Şanlıurfa'dan uzaklıkta ilin güneyine düşer, Soğmatar ise Şanlıurfa Mardin istikametindedir.




  Soğmatar M.S.1 ve II. Yüzyılda Süryaniler tarafından iskan edilen bir höyük ve bunun üzerinde M.S.11 Yüzyıla ait kale, burç ve kalıntılarıyla köy içerisinde dini yapı kalıntıları bulunmaktadır. Soğmatar'da kökü Harran Sin Kültürüne dayanan Sabizim ve Baştanrı Marilaha'nın kültür merkezi olduğu bilinen örende, Baştanrıya ve mukaddes gezegenlere (Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) ibadet edilen ve kurban kesilen açık hava mabedi olup, önemli kalıntıları teşkil etmektedir. Bu mabedin duvarlarında Süryanice yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan rölyefleri işlenmiştir. Ayrıca kalenin batısında bulunan tepe üzerindeki kayalar üzerinde Tanrıları tasvir eden rölyefler ve Süryanice yazılar bulunmaktadır.

   Soğmatar’da Roma devrine ait çok sayıda kaya mezarları bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi anıt mezar özelliği taşıyan üç tanesi köyün kuzey batısındadır. 
 
ŞUAYB ŞEHRi

Soğmatar'dan Harran'a doğru ilerlerken yolumuzda dinler tarihi açısından da çok önemli bir yer olan Şuayb peygamberin yaşadığı antik şehri de gezelim.
 Soğmatardan güneye doğru devam eden şose yoldan 17 km (Şanlıurfa'dan 82 km) bugün Harran bucağına bağlı Özkent adıyla anılan tarihi Şuayb şehri harabelerine varılmaktadır. Ören yerindeki mevcut kalıntılar Romalılar devrine aittir. (M.Ö.96-M.S.395) Şuayb şehrinde yapılmış mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer tarihi ve turistik büyük konaklar saraylar tarihin kalıntı simgeleri olup, halen özelliklerini kaybetmemiştir.




Hz. Musa Şuayb Peygamberin yanında 7 yıl çobanlık yapmış ve sihirli asasını Şuayb Peygamberden burada almıştır. Şuayb Şehri Romalılardan Arap akın ve saldırılarına maruz kalarak, Arap-Roma çekişmesi Kavatlara fırsat vererek şehri istila etmişlerdir. M.S.548 yılında Sasanilerin bir gece baskını ile Şuayb Şehri Kavatlar tarafından istila edilmiş, M.S. 638 yılında Arap Devri başlarken Şuayb Şehri Hakem Bin Hişam tarafından zapt edilen şehir 1030 yılında Doğu Romalıların, 1043 yılında Flarabusun eline geçen, 1096 yılında Selçuklu kumandanı Emir Bozan Bey tarafından alınır, daha sonra Musul Atabeyi Nurettin Zengi tarafından zapt edilir. Şuayb şehri Moğol tahribine uğrayarak yağma edilmiş, Selçukluların ve İranlıların elinde devamlı el değiştirerek sonunda Türkmen aşiretlerinin elinden Akkoyunlu Devleti tarafından imha edilerek köy haline getirilmiştir.

Peki ya Göbekli Tepe ,Harran'a gitmeyecek miyiz ?? der gibisiniz...! Biraz soluklanalım onları da sizlere ayrı konu başlıkları ile yazmayı istiyorum. Çünkü her biri ayrı ayrı çok önemli...


Bu foto izin alınarak çekilmiştir...



Şimdilik Hoşça Kalın 

Baha ile kalın...

Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

  Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı...