17 Ekim 2021

Ahlat, Türklerin izinde...

 Van'dan Diyarbakır'a

Van şehrinden artık yavaş yavaş ayrılıyoruz. Van gölünün olağanüstü güzelliği ile yolumuza devam ediyoruz. Daha bir gün önce Akdamar adasına uğramış ve Santa Croce (Kutsal Haç) kilisesini ziyaret etmiştik. Şimdi ise ada ve üzerindeki kilise, bizleri burada unutmayın der gibi hüzünlü bir şekilde duruyor. Ağaçların yeşili, gölün turkuaz rengi ile karışıyor nerede yeşil başlıyor nerede turkuaz bitiyor tam belli değil... Süphan dağının karlı tepelerine bakarak yolumuza devam ediyoruz...




Van gölünün bize daha ne sürprizleri olabilir diye düşünürken Van şehrinin neredeyse tam karşı kıyısında bulunan Ahlat'a geliyoruz. Günümüzde ahşap bastonları ile ünlü olan bu küçük kasaba aslında Türklerin Anadolu topraklarındaki ilk ve çok önemli bir durağıdır.



Bu kent yüzyıllar boyunca önemsiz bir yerleşim yeri olmuş ve ”Ben burada Anadolu Türk tarihinin en önemli tanığıyım.” mesajını tekrarlayıp durmuştur. Yüzlerce yıl sesini önemseyen çıkmamış, evin en sevgili çocuğu olması gerekirken sokağa, kendi haline terk edilmiştir. 


Cumhuriyet Dönemi'nde Ahlat tarihi ile ilgili ilk ciddi eseri Abdurrahim şerif Beygu "Ahlat Kitabeleri" adlı kitabı ile yüzlerce yıl sonra, Anadolu Türk tarihi ile ilgilenenlerin bilgisine sunmuştur.


Ahlat’ta, Urartular ve Urartular’ dan önceki dönem ile ilgili ciddi bir araştırma yapılmamıştır. 

Urartu Devleti Anadolu’daki hakimiyet mücadelesinde zayıf düşünce hakimiyeti altındaki yerlerin bir bölümü M.Ö. 6.yüzyıldan itibaren Medler’in eline geçer Ahlat’ta M.Ö. 6.yüz yıldan itibaren önce Med, sonra da Persler’in hakimiyeti altına geçer.




Persler ile Makedonya Kralı Büyük İskender arasındaki savaşı kazanan Büyük İskender Perslerin elinde bulunan Anadolu toprakları ile birlikte Ahlat’ı da hakimiyeti altına alır. M.Ö. 328’de İskender’in Babil Satrabı Selevkos’a bağlanan Ahlat, daha sonra Partlar'ın eline geçer. 395’te Büyük Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra Ahlat Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyet sahasındaki topraklara katılır. 

639 – 640 yılından itibaren bölgeyi Müslüman Arap İmparatorluğu denetimine almak isteyen Halife Hz. Ömer’in El- Cezire kumandanı İyaz Bin Ganem, komutanlarından Halit Bin Velid’i bu bölgeye gönderir. Ahlat bu şekilde feth edilir. Abbasiler’in idaresi zayıflayınca Şehir tekrar Doğu Roma İmparatorluğu’nun eline geçti.

1040 yılından itibaren Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlayan Selçuk Bey’in torunları Tuğrul Bey ve İbrahim Yınal, Azerbaycan ve havalisini ele geçirirken aynı kuvvetlerin devamı da Ahlat’ı ele geçirirler.

Doğu Roma ile Abbasi İmparatorluğu arasında zaman zaman el değiştiren Ahlat, bir arada Güney Doğu Anadolu’da bir beylik kurmuş olan Mervanilerin eline geçerse de 1061 yılından itibaren Asya’dan Anadolu’ya göç eden ve kendilerine yeni bir yurt edinmek isteyen Türkler tarafından ele geçirilir.




Anadolu’yu yurt edinmek isteyen bu Türk güçleri Ahlat’ta kurdukları garnizonuyla burayı üs ederek Anadolu’nun diğer yerlerine de akınlar yapmışlardır. Türklerin Anadolu içlerindeki bu ilerlemeleri Doğu Roma İmparatorluğu’nu rahatsız etmiş ve Anadolu’da hakimiyet mücadelesi içindeki bu iki büyük güç 1071’de savaşmışlardır. Alp Arslan Halep’i feth edip Mısır Fatimileri üzerine yürürken Doğu Roma'dan gelen elçi Ahlat, Erciş ve Menbiç şehirlerinin derhal teslimini istemiş. İsteği reddeden Alp Arslan Ahlat’ta bulunan Afşin Bey’den Doğu Roma orduları hakkında bilgi istemiştir. Sultanın henüz gelmediğini sanan İmparator durumu öğrenmek için Ermeni kumandanı Basil’i (Basileus) gönderdi. Fakat Ahlat Garnizonu bu kuvvetleri kısa sürede yok etmeyi başardı. İmparatora haber verecek bir kimse kalmamıştı. 1071 yılında yapılan bu savaşta Ahlat’ın ve Ahlat’taki garnizonun önemi çok büyüktür. Savaş bölge coğrafi olarak da incelendiğinde, Ahlat’tan yola çıkan Selçuklu kuvvetleri ile onları Malazgirt Ovası’nda bekleyen Doğu Roma ordusu arasındaki ilk savaşların Ahlat – Malazgirt arasındaki engebeli alanlarda yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir.





 Sonuçta savaşı kazanan Alparslan savaşta yararlılık gösteren Ahlatlıların büyük ganimet elde etmesini sağladı. Ardından Ahlat, Selçuklular’a bağlı Diyarbakır emirlerine bağlandı. Bu emirler tarafından kendilerine zulüm yapılması üzerine Alp Arslan’ın amcazadesi, Merent emiri İsmail’den yardım istediler. İsmail adaleti ve iktidarı ile meşhur vezirlerinden Sokman’ı Ahlat’a emir atadı. Bu şekilde Sokman – Sökmen- Sekmen- tarafından 1100 yılından itibaren Ahlat’ta Selçuklular’a bağlı Ahlat Şahlar( Sökmen Şahlar yada Ermen Şahlar da denir.) kuruldu.

Malazgirt zaferi ve kısa süre sonra kurulan Sökmen Şahlar dönemi Ahlat’ın “altın çağ”ını yaşatır. Bu dönemde Ahlat batıda Diyarbakır’a, Doğu’da Erzurum’a kadar uzanan geniş bir alana hükmeder. Şehir Türk Kültürünün nadide eserleri ile bezenir. Bu gün Bulanık İlçesi’ne bağlı Abri köyü Ahlat’ın ilim yuvasıdır. Abri ve Ahlat içindeki ilim yuvalarında yetişen bilim adamları Ahlat adını bütün dünyaya tanıtırlar. Ahlat, Belh ve Buhara(bazı kaynaklarda Merv)ile birlikte Kubbet’ül İslam (İslamın Kubbesi) olarak anılır. O zaman nüfus 300.000 civarındaydı.




Orta Çağın büyük şehirleri olan Bağdat, Halep, Şam, Kahire, Musul ne idiyse Ahlat’ta oydu. Çünkü bu şehirlerin müstakil tarihleri yazıldığı gibi Ahlat’ın da tarihi vardır. İbni Ebilmutahhari Ensari’ tarafından yazılıp, Ebilfeda tarafından kaynak alınan “Ahlat Tarihi” kitabı ne yazık ki şu anda nerede olduğu bilinmemektedir. Ahlat Şahlar’dan sonra şehir Eyyubiler’in eline geçer. Bu sırada Doğu’dan Batı’ya doğru bir büyük akın başlar. Moğollar önlerine çıkan bütün kuvvetleri dağıtarak Anadolu’ya doğru ilerlemektedirler. Onların önünden kaçan Harzem Şah Celaleddin Mengübirti Ahlat önüne gelerek şehri kuşatır.

Selçukluların büyük hükümdarı Alaaddin Keykubat Celaleddin’e; kıymetli veziri Kemalettin Kamıyar’ı elçi göndererek Ahlat muhasarasını kaldırmasını ister. Celaleddin’e “ Alim ve zahit diyarı, Türk kültürünün bu güzel şehrini işgal ve tahrip etmesinin kendisine bir şey kazandırmayacağını, kuvvetlerini Moğollara karşı birleştirerek onları Asya’nın doğusuna doğru sürmenin ikisi içinde daha iyi olacağını, Ahlat kuşatmasını kaldırması halinde Selçuklu ordusunun kendisine her türlü yardımı yapacağını “söyler. Ancak Kars ve Ani’yi Gürcülerden kurtardığı için İslam dünyasında büyük şöhret sahibi olan Celaleddin Harzem Şah, ileri görüşlülükten uzak bir tavırla bu öneriyi reddederek Ahlat’ı ele geçirir. Şehir üç gün yağmalanarak tahrip edilir. Bunun üzerine Selçuklu ordusu Harzem Şahlar’ın üzerine yürüyerek onları Yassı-Çimen’de mağlup eder(1230) İki Türk ordusunun bu çarpışması Anadolu’yu yağmalamaya gelen Moğollar’ın işini kolaylaştırır. Celaleddin Harzem Şah’ın, Ahlat ve Erzurum’a karşı giriştiği bu hareketler O’nun İslam dünyasında kazandığı ünü kaybetmesine neden olmuştur.




Ahlat, Harzem Şah işgali ve ardından Moğol Hükümdarı Hülagü’nün komutanlarından Sukal Buğa’nın 1258 tarihindeki işgal ve yağması ile bir daha tarihteki o eski güzel günlerine dönemez. Küçük bir Anadolu Türk kasabası olarak kalır. Karakoyunlu hakimiyeti Timur orduları tarafından bitirilir. Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğlu Maksut, O’nun oğlu Rüstem ve Rüstem’in oğlu Emir Bayındır dönemlerinde Ahlat tekrar canlanmış ve Türk tarihinin nadide eserleri olan kümbetlerle bezenmiştir. Çaldıran Seferine giden Yavuz Sultan Selim’den Tercan yakınlarında kendisine ulaşan Ahlatlılar “Ecdat mezarlarının bulunduğu” Ahlat’ta bir kale yaptırmasını istemişlerdir. Yavuz Sultan Selim bu isteği olumlu bularak Ahlat’a bir kale yapılması emrini vermiştir. Zaman zaman İran yönetimlerinin de eline geçen Ahlat Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn seferi esnasında (1533 yılında) tekrar Osmanlılar’a bağlanmıştır. Kanuni’de Ahlat Kalesi’nin güçlendirilmesini ve bir iç kale yapılması emrini vermiştir.1635 yılnda Revan Seferi’ne çıkan Sultan 4. Murat Ahlat’a uğramış Karmuç'da  (Yeniköprü) konaklayarak Ahlat’taki ecdat mezarlarını ziyaret etmiştir. 1639 yılında İran’la yapılan Kasr-ı Şirin antlaşması’ndan sonra artık doğu sınırları çok uzun zaman değişmemiş ve Ahlat tarihteki ihtişamından uzak olmasına karşın daima Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. 1914 yılında uğradığı Rus işgalinden 21 Şubat 1916 yılında kurtulmuştur.


Cumhuriyet Devri İdari Taksimi esnasında 1929 yılında Van Vilayeti’ne bağlanmış, 1936 yılından itibaren Bitlis Vilayeti’ne bağlı bir ilçe merkezi olmuştur.


Kümbetler şehri Ahlat




Ahlat kümbetleri şekil olarak Orta Asya Türk Çadırını andırmaktadır. Kümbetleri, Türklerin hayatında önemli bir yer tutan çadır sanatının mimariye aktarılmış şekli olarak görmek mümkündür. İslam sanatına kümbet mimarisini sokan Türklerdir. İslam öncesinde Türklerde bu sanat “Kurgan” şeklinde gelişmiştir.





Ahlat kümbetleri genel olarak iki katlıdır. Alt kat tonozla örtülmüş mezar odası, üst kat dua ve ibadet odası olarak düzenlenmiştir. Silindirik ve çokgen planlı gövdenin üzeri konik veya piramidal külah ile örtülmüş olup Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devirlerini kapsamaktadır. Erzen Hatun Kümbeti, Keşiş Kümbeti, Hasan Padişah Kümbeti, Emir Bayındır Kümbeti, Hüseyin Timur-Esen Tekin Kümbeti, Buğatay Aka-Şirin Hatun Kümbeti, Şeyh Necmettin Türbesi, Emir Ali Türbesi, Dede Maksut Türbesi, Anonim I ve Anonim II Kümbetleri, Usta Şagirt (Ulu) Kümbeti, Alimoğlu Hurşit Kümbeti, Mirza Bey Kümbeti, Abdurrahman Gazi Türbesi Ahlat'da bulunan türbe ve kümbetlerdir.


Selçuklu Mezarlığı


Anadolu'da bulunan en büyük Selçuklu mezarlığıdır. 210 dekar  alanda 8203 mezarı içerisinde barındıran, “Anadolunun Orhun Abideleri” de denilen Selçuklu Meydan  Mezarlığı, UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesindedir.




Ahlat'ın ünlü bastonlarından bir tane almadan yolumuza devam etmiyoruz. Bitlis'e yaklaştığımızda ise önümüze çıkan bir kervansaray bizlere İpek Yolu'nu bir kez daha anımsatıyor.

 

El Aman Hanı

 



Bitlis Rahva ovasında yer alan bu kervansaray ,16. yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı mimarisi örneklerindendir. Yapılış amacı gelen geçen yolcu ve kervanlara sığınak ve konaklama hizmeti sağlamaktır. Yapının kapalı alanı 90 x 70 metre gibi muazzam fiziki ölçüler sahiptir. Kapalı alan haricinde geniş ve revaksız bir avlu ve ana binaya bitişik büyük ve zarif bir hamamı mevcuttur. El Aman kervansarayı Van Beylerbeyi Köse Hüsrev Paşa tarafından  yaptırılmıştır. Ayrıca Hüsrev paşa kurduğu vakıf ile bu kervansarayın yaşaması için Van şehrinden büyük gelirler sağlamıştır.




Bitlis oldukça dağlık bir bölgedir ve bu yüzden ulaşım oldukça zorlu koşullarda yapılıyordu. Son yıllarda ise açılan tüneller ve yapılan yeni yollar sayesinde kolayca Malabadi Köprüsüne ulaşıyoruz.





Artuklu Beyliği döneminde, Timurtaş Bin-i İlgazi tarafından 1147 yılında yapılmıştır. Yedi metre eninde ve 150 metre uzunluğunda bir köprüdür. Yüksekliği, su seviyesinden kilit taşına değin 19 metredir. Renkli taşlarla inşa edilmiş, onarımlarla günümüze kadar ulaşmıştır.


Malabadi Köprüsü, Türkiye ve yakın doğuda taş köprüler içerisinde kemeri en geniş olandır. Köprü, Diyarbakır il sınırları içerisindedir. Kemerin her iki yanında, iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunmaktadır. Köprü nöbetçileri tarafından da kullanılan bu odaları daha önceleri dehlizlerle yolun dipleri ile bağlantılı olduğu, gelen kervanların ayak seslerinin bu dehlizler vasıtası ile daha uzaklarda iken duyulduğu söylenir.





Her biri başka uzunluklarda ve kırık hatlar halinde üç bölümden oluşan köprü, doğu ve batıda hafif eğimlerle yollara bağlanmıştır. Orta bölüm kayalıklar üzerine oturtulmuş bir kitle halindedir. Burada sivri şekilde ve 38,60 m açıklıkta çok büyük bir kemer ile sepet kulpu şeklinde, üç metre açıklıkta küçük bir kemer vardır. Üçüncü bölüm fark edilir derecede birinci kısma paralel bir durum arzeder


Burada sivri kemerli iki açıklık ve ayrıca yola bağlanan yer yakınında da bir açılık görülür. Böylece köprü, biri çok büyük olmak üzere beş gözlüdür. Köprünün boyu 150, eni yedi, yüksekliği ise alçak su seviyesinden kilit taşına kadar 19 metredir. Köprü renkli taşlarla inşa olunmuştur. Büyük kemerin iki tarafında 4,5-5,3 m ölçüde, iki hafif kemerli odacıklar, büyük kemerin üstü ortasında, gelip geçişin kontrol edildiği beş metre genişlikte kâgir bir kapı ve bunun iki tarafında da ayrıca iki kapı vardır. Bunlardan Batman tarafındaki kalmış, diğeri yıkılmıştır. Bunların sol taraflarından birer merdivenle odacıklara inilir. Bu odalar yüksek tavanlı ve tuğla örtülüdür. Pencereleri geniş ve büyüktür.




Bu zorlu ve uzun yolda ne yazık ki mola vereceğiniz temiz yerler pek bulunmamaktadır. Doğu turunun genel zorluğu olan bu tesis eksikliği umarım gelecek yıllarda turizmin artması ile değişecektir. Turizm sadece gezilecek görülecek yerlerden oluşmaz aynı zamanda uzun yolculuklarda insani ihtiyaçların da en iyi şekilde karşılanması gerekmektedir. Doğu Turu bir macera turu değildir. Bunca harika yer gezildikten sonra güzel bir tesiste yudumlanan harika bir kahve ile son bulması bence çok da isabetli olur.


Hoşça kalın Baha ile kalın...  


Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

  Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı...