26 Şubat 2026

Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

 






Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı ise yani İmperatoriçe Teodora....Her ikisi de soylu aristokrat ailelerden gelmiyordu. Justinianus en azından askeri eğitim almış ama Teodora Hipodromun arka sokaklarında yaşayan gerçek bir yoksul aileden geliyordu.Kısaca kader diyelim, bu iki insanı koskoca bir İmparatorluğun başına getirir. 

 İmparator Justinianus'un hayalleri büyüktü ama hayaller büyük olunca masraflarda ağırlaşır...Justinianus’un temel hedefi, Roma İmparatorluğu’nun evrensel egemenlik iddiasını yeniden tesis etmekti. Bu amaçla: Hukuk reformu (Corpus Iuris Civilis), merkezi bürokrasinin güçlendirilmesi, Batı’da askerî seferler, büyük ölçekli mimari projeler hayata geçirilmiştir. Ancak bu reform programı, devletin mali kapasitesini zorlamış ve ağır vergilendirme politikalarını beraberinde getirmiştir.

Maliye politikalarının uygulanmasında özellikle Kapadokyalı Ioannes’in sert uygulamaları, şehirli orta sınıf üzerinde ciddi hoşnutsuzluk yaratmıştır. Saray çevresindeki bürokratik elitin desteklenmesi, iktidarın sürekliliği açısından önemli görülüyordu.Sarayında soyluları ağırlıyor onlarla iyi geçinebilmek için kesenin ağzını açıyor ve etrafı zenginleştikçe yaptığı harcamalar da giderek artıyordu...Sadakat temelli atamalr idari kapasite üzerinde tartışmalara yol açıyordu.Bu da yönetimde sorunlar yaratıyor, yapılan hatalar yumağı ile masraflar ağırlaşıyor ve halkın üzerindeki baskılar da artıyordu. Vergiler artıyor ama gelirler azalıyordu... Artık Konstantinopolis halkı ağır vergi yükü altındadır. Tüccarlar huzursuzdu. Zanaatkârlar öfkeli idi. Aristokrasi ise imparatorun merkeziyetçi politikalarından rahatsız olmaya başlamıştı.

Ekonomik sorunların yanı sıra İmparator Konstantin'in hristiyanlar arasında yarattığı sorunla da uğraşmak zorunda kalmıştı..Pagan geleneklerin yerini Hristiyanlık aldı; teolojik ayrışmalar siyasallaştı. Hristiyanlık dininin iç sorunlarını çözmek için kosil toplantıları yapılıyordu fakat bu Konsil toplantıları sonucunda inanalar ikiye ayrılmışlardı...Tartışma, İsa’nın doğası üzerineydi: Tek doğa mı (Monofizit), iki doğa mı (Diofizit)? Yani bu yeni dine inananlar ortadan ikiye bölünmüş Monfizit'e inananlar ve diofizit'e inananlar kendi aralarına bir türlü birlik sağlayamıyorlardı. Ayrıca bir çok alt gurup da dini inanışları törpülüyordu...

Kriz giderek büyüyordu bir tsunami gelmek üzereydi ama bu arada hipodromda eğlenceler de sürmekteydi..Bu eğlenceler, ekonomik baskı altındaki halk için bir rahatlama alanıydı; ancak aynı zamanda kamusal öfkenin kontrollü biçimde boşaltıldığı bir mekanizma işlevi de görüyordu..Merkezi tönetim sınırsız ve sorgusuzca halktan aldığı yüksek vergiyi eritirken, baskılar giderek artmış ve insanlar artık patlamak üzereydi.

 Hipodromdaki araba yarışları yalnızca eğlence amaçlı yapılmazdı . Burası, halkın sesini duyurduğu en önemli yerlerden biriydi. Siyasi kimlikler, dini eğilimler, sosyal sınıflar burada temsil edilirdi. Hipodromda yarışan takımlar günümüzde olduğu gibi bazı renklerle simgeleniyordu..Maviler, kırmızılar, yeşiller, beyazlar gibi sonuçda bazı rankler giderek yok olurlar  ve sahneye iki renk çıkar: Maviler (Venetoi) ve Yeşiller (Prasinoi).

532 yılı ocak ayında biri Mavilere diğeri de Yeşiller gurubuna ait iki  kişi idam edilmek üzereyken halk affedilmelerini ister. İmparator ise geri adım atmaz...

Ve Hipodrom’da bir çığlık yükselir:

“Nika!” — Zafer!

Bu artık bir spor sloganı değil, bir başkaldırıdır. 

İmparator sarayda panik içindedir. Kaçmayı düşünür. Tam o anda sahneye bir kadın çıkar.

Theodora.

Ve tarihe geçen şu sözü söyler: “Mor, en asil kefendir.”

Yani: İmparatorluk tacını taşıyorsan, kaçamazsın. Justinianus kararını verir  Generalleri Belisarius ve Mundus Hipodrom’u kuşatır. Kapılar kapatılır. Ve içeride yaklaşık 30.000 insan öldürülür. Beş gün boyunca şehir yanar. Senato binası alevler içinde kalır. Zeuksippos Hamamları tahrip edilir. Ve eski Ayasofya küle döner. Konstantinopolis bir savaş alanına dönüşür. Bu, Doğu Roma tarihinin en kanlı iç hesaplaşmalarından biridir.




Ama paradoks şudur: Yıkım, yeniden doğuşun başlangıcı olur. Justinianus isyandan daha güçlü çıkar. Aristokrasi zayıflatılır. Merkezî otorite pekiştirilir. Halk ise daha da fakirleşir vergiler daha da artar...Ve küllerin arasından bir yapı yükselir. 537 yılında yeni Ayasofya tamamlanır.

Tarih bize tekrar tekrar bir şeyi gösterir: devletler sadece dış düşmanlarla değil, içeride yaşanan meşruiyet krizleriyle sarsılır.

532 yılında Konstantinopolis’te patlayan Nika Ayaklanması, bunun erken bir örneğidir.

532’de I. Justinianus döneminde yönetim büyük ölçüde saray merkezliydi. Konstantinopolis’te imparator, hem siyasi hem dini otoriteyi temsil ediyordu.

  Modern devletlerde ise teorik olarak güçler ayrılığı vardır. Ancak tarih boyunca — yalnız Doğu Roma'da  değil — merkeziyetçilik arttıkça: Bürokrasi güçlenir, karar alma süreçleri merkezde toplanır, yerel özerklik ve yerel temsil genellikle zayıflar, “Saray” sembolik bir merkez hâline gelir.

Tarihsel olarak ekonomik baskı arttığında: Toplumsal meşruiyet sorgulanır ,devlete duyulan güven azalır, Kimlik siyasetleri güçlenir..

Bu dinamik sadece Doğu Roma’ya özgü değildir; modern toplumlarda da ekonomik krizler siyasal gerilim üretir.

Bunun üzerine bir de din olgusunu eklersek işler iyice karışır..6. yüzyılda Kadıköy sonrası teolojik tartışmalar, siyasi kimliklerle iç içe geçmişti. Doğu Roma 'da imparator aynı zamanda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülüyordu. Modern anayasal devletlerde laiklik ilkesi teorik olarak bu ayrımı koyar. Ancak pratikte dinin siyasal meşruiyet üretme aracı olarak kullanılması, dünya tarihinin pek çok döneminde görülmüştür. Bu da evrensel bir siyaset sosyolojisi konusudur.

Doğu Roma’da hipodrom: Toplumsal enerjinin boşaldığı yerdi. İmparatorun halkla doğrudan temas ettiği mekândı. Kamusal muhalefetin kontrollü alanıydı.

Modern toplumlarda “hipodrom”un yerini ne alır? Sosyal medya, Sokak gösterileri, Sivil toplum ve Seçimler..  


07 Şubat 2026

Kadın'ın tarihteki kutsal yolculuğu!!!

 




İnsanlık daha toprağı tanımadan, ateşi adlandırmadan önce…

Anadolu’nun kalbinde bir kadın vardı.

Adı Kybele’ydi.

Kadın figürünün kutsallığına dair en eski izleri Anadolu topraklarında, yaklaşık 9000 yıl önce kurulan Çatalhöyük yerleşiminde görüyoruz. Burada ortaya çıkarılan küçük pişmiş toprak heykelcikler, doğum yapan ya da doğurganlığı temsil eden kadınları betimler. Bu figürlerin en ünlüsü, bir tahtta oturmuş, iki yandaki leoparları ile birlikte doğum anını simgeleyen Ana Tanrıça Kybele’dir. Kybele yalnızca bereketin değil, aynı zamanda doğanın döngüsünün, yaşam ve ölüm arasındaki dengenin de temsilcisidir.

Anadolu halkları için Kybele, toprağın nefesiydi; tarlalar yeşerdiğinde onun bedeni canlanır, kuraklık geldiğinde ise o sessizliğe bürünürdü. Bu inanç Frigya’dan Yunanistan’a, oradan Roma’ya kadar yayıldı. Roma döneminde “Magna Mater”, yani “Büyük Ana” olarak tapınıldı. Bu kült, kadını doğanın merkezine yerleştiren ilk büyük inanç sistemlerinden birini oluşturur.


Hekate – Işığın ve Gecenin Bilgesi


Zamanla, kadının doğurganlığını temsil eden Kybele figürü, yerini insan ruhunun karanlık ve aydınlık yanlarını dengeleyen Hekate’ye bırakır. Hekate, antik Yunan mitolojisinde büyünün, yol ayrımlarının ve gizli bilgeliğin tanrıçasıdır. Üç başlı olarak tasvir edilmesi, onun geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda görebilen bir varlık olduğuna inanılmasından kaynaklanır.

Hekate, özellikle kadınların sezgisel gücünü ve bilinmeyene duyduğu merakı sembolize eder. Antik çağda doğumlarda, hastalıkların tedavisinde ve ruhani ayinlerde onun adı anılırdı. O, karanlıkla ışığın birleştiği yerde, kadının içsel gücünü hatırlatan bir simge haline geldi.


Leto ve Artemis – Anne ile Kızın Işığı


Anadolu’daki kutsal kadın geleneği, Likya bölgesinde Leto ve kızı Artemis ile devam eder. Mitolojiye göre Leto, tanrıların gazabına rağmen ikizleri Apollon ve Artemis’i dünyaya getirir. Bu doğum, günümüzde Fethiye yakınlarındaki Letoon kutsal alanında gerçekleşmiştir.

Leto’nun hikayesi, anneliğin zorluklarına ve direncine odaklanır; Artemis ise doğanın, vahşi hayvanların,ayın özgürlüğün ve saflığın tanrıçası olarak özellikle genç kadınların koruyucusudur. Artemis hiçbir erkek tanrıya boyun eğmez, kendi kurallarına göre yaşar. Bu yönüyle o, özgür kadın kimliğinin mitolojik sembolüdür. Letoon’daki tapınak, binlerce yıl boyunca hem anne hem de kız figürlerinin kutsallığını yaşatan bir merkez olmuştur.


Amazonlar – Kadının Direnişi


Anadolu daki Kadın tarihinin en dikkat çekici figürlerinden biri de Amazonlardır. Antik kaynaklara göre, Karadeniz’in kuzeyinde ya da Batı Anadolu’da yaşamış, tamamen kadınlardan oluşan bir savaşçı topluluktur.

Amazonlar ata biner, ok atar, savaşlarda erkek ordularını dahi alt ederdi. Truva Savaşı’nda Penthesilea adlı Amazon kraliçesinin kahramanca savaşması, kadın gücünün ve onurunun sembolü haline gelmiştir.

Onların varlığı tarihçiler arasında tartışılsa da, Amazon imgesi kadın özgürlüğünün ve erkek egemen dünyaya karşı direnişin güçlü bir sembolüdür. Antik Yunan bile, bu kadın savaşçıları “tehlikeli ama saygı duyulması gereken” bir figür olarak anlatmıştır.


Erythrai’li Sibilla – Kehanetin Kadın Sesi


Kadının yalnızca doğurganlık veya güç değil, bilgelik kaynağı olarak da kabul edilmesi, Ege kıyısındaki Erythrai (Ildırı) antik kentinde karşımıza çıkar. Burada yaşadığına inanılan Sibilla, tanrı Apollon’un esin gücüyle konuşan bir kahindir.

Erythrai’li Sibilla’nın kehanetleri, kralların ve imparatorların bile kararlarını etkilerdi. Ancak onun sözleri yalnızca geleceğe değil, insanın iç dünyasına da dairdi. Kehanet, bilgelik ve ruhsal sezgi, antik dünyanın kadın aracılığıyla Tanrı’yla iletişime geçtiğine dair inancını güçlendiriyordu.

Sibilla figürü, kadının bilgiyle kutsallık arasındaki köprüyü temsil etmesi bakımından, tarih boyunca birçok kültürde “kadın bilge” arketipinin temelini oluşturmuştur.


Pepouza – Kadın Peygamberlerin Şehri


Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında antik Frigya bölgesinde ortaya çıkan Montanizm hareketi, kadınların dini liderlikte aktif olduğu nadir örneklerden biridir. Bu hareketin merkezi Pepouza antik kentiydi.

Burada yaşayan Priscilla ve Maximilla adlı iki kadın, Tanrı’nın Ruhuyla doğrudan konuşabildiklerine inanılan peygamberlerdi. Montanistler için Tanrı’nın sözü yalnızca erkeklerin ağzından değil, kadınların kalbinden de yankılanabilirdi.

Pepouza, bu nedenle “Yeni Kudüs” olarak anıldı. Kadın peygamberlerin burada önderlik etmesi, Hristiyanlık tarihinde kadının ruhani otoritesini temsil eden benzersiz bir dönem oluşturur. Bu düşünce, yüzyıllar sonra bile kadınların dini ve toplumsal rollerine dair tartışmalarda ilham kaynağı olmuştur.


Meryem Ana – Merhametin Işığı


Kadının kutsal rolü, Hristiyanlıkla birlikte Meryem Ana figüründe yeniden biçimlenir. İncil’de kısa ama etkileyici şekilde yer alan Meryem, Tanrı’nın Oğlu’nu dünyaya getiren seçilmiş kadındır.

Ne var ki, Kuran’da Meryem çok daha geniş bir yer bulur; kendi adına adanmış bir sûreyle onurlandırılır. Bu durum, onun yalnızca İsa’nın annesi değil, aynı zamanda inancın, sabrın ve merhametin simgesi olduğunu gösterir.

Meryem, insanlık tarihinde “kutsal anne” arketipinin en evrensel ifadesidir. O, Kybele’nin bereketini, Hekate’nin bilgeliğini ve Sibilla’nın sezgisini modern çağlara taşır.


Tarih boyunca kadının temsil ettiği tüm bu güçler — doğurganlık, bilgelik, özgürlük, cesaret ve merhamet — bugün hâlâ yaşamaktadır. Ancak ne acıdır ki, modern çağda bile kadınlar şiddete, ayrımcılığa ve susturulmaya maruz kalıyor.

Bu durum, insanlığın kadına duyduğu saygıyı yitirmesinin bir göstergesidir. Oysa binlerce yıl önce Anadolu insanı kadını tanrıça olarak yüceltmişti.

Ama bugün…

Tüm bu binlerce yıllık kutsallığa, bu sayısız kadının gücüne rağmen,

kadınlar hâlâ acı çekiyor, yok sayılıyor, öldürülüyor. 

Tanrıçaların toprağı olan bu topraklarda, artık tanrıçalar değil, kurbanlar konuşuyor .Bugünün kadını, tüm bu tarihsel mirasın mirasçısıdır. Her biri içinde bir Kybele’nin, bir Artemis’in, bir Sibilla’nın yankısını taşır.

Ve her seferinde, tıpkı mitlerdeki gibi, küllerinden yeniden doğmayı başarır.

Ve belki de insanlık, kadını yeniden yüceltmeden, hiçbir kutsallığı hak etmeyecektir.

Tanrıların yankısı, toprağın nefesi, inancın özü ve insanlığın kalbidir. Kadının sesi Tanrı’nın sesidir. 


İZNİK : Her taşın bir hikayesi olan şehir...

 







"Türkiye'nin kuzeybatısında, İznik Gölü'nün sakin sularının zamanın geçişini yansıttığı yerde, hayal edebileceğinizden daha fazla hayata tanıklık etmiş bir şehir yükselir. Burası Nicea, yani İznik, her taşın bir hikaye anlattığı, her duvarın bir sır sakladığı ve her köşenin dünyayı şekillendiren medeniyetlerin yankılarını ortaya koyduğu bir yer.


2000 yıldan fazla bir süre önce kurulan Nicea, yükselen ve düşen imparatorluklara, tarihin seyrini değiştiren savaşlara ve insan düşüncesini dönüştüren fikirlere tanık oldu. Kültürlerin kesişme noktası, Doğu ile Batı arasında bir köprü ve dini tarihin en önemli olaylarına sahne oldu.


MS 325'te İmparator I. Konstantin, Hristiyanlığın geleceğini tanımlayacak ve Nicene Creed'i (İznik İnancı) ortaya çıkararak milyonlarca insanı birleştirecek Birinci İznik Konsili'ni burada topladı. Yaklaşık beş yüzyıl sonra, MS 787'de Nicea, Hristiyan maneviyatında ikonların rolünü yeniden doğrulayan ve sanat ve ibadet üzerinde kalıcı bir iz bırakan başka bir kritik konsile ev sahipliği yaptı.


Ancak Nicea sadece konsiller ve doktrinler şehri değildir. Bir Roma kalesi, bir Bizans mücevheri, bir Selçuklu başkenti ve dünya çapında ünlü Osmanlı çini üretim merkezi oldu. Duvarları istilalara, depremlere ve yüzyılların değişimine dayandı ve direnç ve uyumun bir sembolü haline geldi.


Bugün sokaklarında yürürken hala tarihin nefesini hissedebilirsiniz. Antik kiliseler, Osmanlı camileri, çini dükkanları ve Roma harabeleri bize yaşayan bir geçmişten bahsediyor, bu geçmiş hala ilham veriyor ve sorguluyor.


Nicea'ya hoş geldiniz, zamanın durduğu ve tarihin canlandığı şehir."


Karadin, Çiçekli, Yüğücek ve Çakırca höyüklerinde, şehrin yakınında, MÖ 2500 yılına kadar uzanan medeniyet izleri korunmaktadır. Trak kabilelerinin MÖ 7. yüzyıldaki göçlerinden önce burada kurulan yerleşim, Helikare adını aldı. Şehirde basılan sikkelerde Khryseapolis (Altın Şehir) adı okunur.


Günümüz İznik'i, Büyük İskender'in ölümünden sonra, Frigya satrapı I. Antigonus Monophthalmus'un MÖ 316'da Askania Gölü kıyısında kendi adından esinlenerek Antigoneia adlı bir şehir inşa etmesiyle başladı. Daha sonra, Trakya'nın eski satrapı ve İskender'in generali Lysimachus, Antigonus'u yendi ve şehri fethetti. MÖ 301'de sevgili karısı Nicea'nın onuruna şehre Nicea (Nikaia) adını verdi.


Bitinya Kralı Doidalses, Nicea'yı da içeren bağımsız bir krallık yarattı. MÖ 293'te İznik, Bitinya Krallığı'nın bir parçası oldu ve Zipoites altında prestij kazandı. Oğlu I. Nicomedes, Bitinya'nın sınırlarını genişletti ve İznik, Nicomedia (günümüz İzmit) MÖ 278-250 arasında kurulana kadar başkent oldu.


III. Nicomedes'in vasiyetinin ardından şehir Roma yönetimine geçti (MÖ 91-74). Bitinya bir Roma eyaleti haline geldi, ancak İznik, Nicomedia lehine başkent unvanını defalarca kaybetti ve yüzyıllarca süren bir rekabet yaşandı. Roma döneminde, İmparator Domitian altında, Genç Pliny, Trajan altında Bitinya valisi olarak atandı. Yangında hasar gören tiyatro ve gymnasium'un yeniden inşası ona aittir."


"Roma döneminde şehir, eski sınırlarının ötesine genişledi ve surlarda yeni kapılar inşa edildi, ancak MS 123'teki şiddetli deprem tarafından tamamen yıkıldı. İmparator Hadrian (117-138), Anadolu'daki yolculuğu sırasında Nicea'ya uğradı ve yıkım karşısında hemen şehrin orijinal planına göre yeniden inşa edilmesini emretti. Bu nedenle Hadrian, Nicea'nın ikinci kurucusu olarak kabul edilir.


İmparator Valerian döneminde, MS 258 civarında Gotlar Bitinya'yı işgal etti ve hem Nicea'yı hem de Nicomedia'yı (İzmit) yağmalayıp yerle bir etti. Ancak 259 ile 269 yılları arasında şehir eski ihtişamına kavuşturuldu. İstilalara, yangınlara ve depremlere rağmen - Göl Kapısı'ndaki tahribatın dışında - surların üç ana kapısı (Lefke, İstanbul ve Yenişehir) bugün hala ayakta durmaktadır.


Doğu Roma döneminde şehir, Yunan haçı planına göre yeniden düzenlendi: dört kapıdan gelen dört cadde, bugün Ayasofya Camii'nin (Hagia Sophia Camii) bulunduğu merkezde birleşiyordu. Buluşma noktasından, mükemmel bir haç simetrisiyle düzenlenmiş dört kapının hepsi görülebiliyordu.

Bitinya eyaleti, Hristiyanlığa Havari Petrus zamanında yakınlaşmaya başladı ve gelecekteki ekümenik konsillerdeki rolünün temellerini attı."

Nicea, Doğu Roma döneminde büyük dini öneme sahip bir merkez haline geldi. İki ekümenik konsile ev sahipliği yaptı:

1700 yıl önce, tam da burada ilk ekümenik konsil yapıldı.

(Ben bir teolog değilim, ama bir rehber olarak kısaca değineceğim: daha fazlasını öğrenmek için bu tarihi olaya adanmış Hristiyan kaynaklarına başvurabilirsiniz.)"

İznik, MS 325'te İmparator I. Konstantin tarafından toplanan Birinci Ekümenik Konsil'e ev sahipliği yaptı. Bu konsil, İsa Mesih'in doğası ve Hristiyan inancının yapısı hakkındaki temel soruları ele aldığı için Hristiyanlık tarihinin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir.


Konsil sırasında, İsa'nın Baba ile aynı özden olduğu doktrinini tanımlayan ve İsa'nın "gerçek Tanrı'dan gelen gerçek Tanrı, doğmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden" olduğunu ifade eden  "İznik İnancı" formüle edildi. Bu inanç, Ortodoks ve Katolik inancının temeli haline geldi. İskenderiyeli bir rahip olan Arius, İsa'nın yaratılmış bir varlık olduğunu ve bu nedenle Baba'ya tabi olduğunu savunurken, diğer teologlar onun tam tanrılığını savundular.

Konsil, İsa'nın tam tanrılığını reddeden Arianizm sapkınlığını kınadı ve Hristiyan ortodoksisini savunmak için bir emsal oluşturdu. Arius ve öğretileri sapkın ilan edildi.

Hristiyan Paskalyasının, Yahudi Paskalyasından ayrılarak tek tip bir tarihte kutlanacağı belirlendi.

Sonuçlara bakarsak, konsil daha tek tip ve merkezi bir Hristiyan doktrininin başlangıcını işaret etti.

İznik İnancı, Ortodoks Hristiyan inancının temeli haline geldi.

Konstantin'in imparatorluk müdahalesi, Kilise ve Devlet arasında sıkı bir bağın başlangıcını işaret etti.

İznik, Hristiyanlık tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. 325'te toplanan ilk konsilden sonra, 787'de bu şehirde ikincisi de yapıldı.

İkinci ekümenik konsilde neler yapıldığına bir göz atalım...

Ama önce size bir imparatoriçeden bahsetmem gerekiyor. Bu güçlü kadın, İmparatoriçe Irene, bu konsilin arkasındaki en etkili siyasi figürdü.

İkonoklazm krizine son vermek için konsili topladı. Kilise ve Devlet işbirliğiyle 50 yıl süren ikonoklazm tartışmasına son verdi.

Kilise ve Devlet otoritesini birleştirerek, "ikonlara saygı" ilkesini Kilise doktrininde resmileştirdi. Sanat tarihini değiştirdi: ikonların yeniden değerlendirilmesiyle Bizans mozaikleri altın çağını yaşadı.

Kadın gücünün bir sembolüydü:  Tüm imparatorluğu IV. Constantine adına naip olarak yönetti ve konsili bizzat organize etti.

Bizans'ta en etkili kadın yönetimi örneklerinden birini sergiledi.

Bu konsil, Bizans İmparatorluğu'nda kutsal ikonların ve imgelerin yok edilmesine yol açan ikonoklazm tartışmasını ele aldı.

Konsil, ikonların ilahi bir pencereyi temsil ettiği için saygı gösterilebileceğine (ancak tapınılamayacağına) karar verdi. Bu karar, özellikle Ortodoks Kiliselerinde dini uygulama üzerinde kalıcı bir etki yarattı.

İznik, burada yapılan konsillerin Kilise'nin erken yüzyıllardaki doktrinini ve kimliğini tanımlamaya yardımcı olduğu için sıklıkla Hristiyanlığın "beşiği" olarak kabul edilir.

Avrupa ve Küçük Asya arasında stratejik bir konumda bulunan şehir, hem Greko-Romen hem de Doğu geleneğinden etkilenen önemli bir kültürel ve dini merkezdi.

Nicea, çoğu ekümenik konsillerle bağlantılı olan çok sayıda kiliseye ve dini anıta ev sahipliği yaptı. Bu mirasın büyük bir kısmı kaybolmuş olsa da, şehir büyük tarihi ve manevi öneme sahip bir yer olarak kalmaktadır.

Bugün İznik, tarihini ve Hristiyanlığın şekillenmesindeki rolünü derinlemesine incelemek için şehri ziyaret eden tarihçiler, teologlar ve hacılar için bir ilgi noktasıdır.

İznik konsilleri, sıklıkla farklı Hristiyan mezhepleri arasındaki ekümenik diyalog bağlamında anılır, çünkü Kilise tarihinde doktriner birliğin bir anını temsil ederler.

Özetle, Nicea (İznik), doktrini, liturjiyi ve Hristiyan inancının kimliğini şekillendiren ekümenik konsilleri sayesinde Hristiyanlık tarihinde silinmez bir iz bırakan bir şehirdir. Mirası, dünya din tarihinde temel bir an olarak incelenmeye ve kutlanmaya devam etmektedir.

Bu iki koşulun bir araya geldiği bu şehirde, şehrin tam merkezinde günümüze kadar ulaşmış bir kilise bulunmaktadır, İstanbul'daki Ayasofya kadar büyük olmasa da ve adı Ayasofya'dır. Yani İlahi Bilgelik Kilisesi. Nicea şehrinin merkezinde inşa edilen ilk kilise, 4. yüzyılda inşa edilmiş, 6. yüzyılda I. Justinianus tarafından yeniden inşa edilmiştir.

Şehrin tarihini kaldığımız yerden devam ettirelim...

İznik, başkent İstanbul'un giriş kapısı olduğu için, Doğu Roma imparatorluğu tahtı için mücadele eden taraflar için fethedilmesi gereken önemli bir şehirdi. Şehir, 1065 yılında büyük bir deprem yaşadı: kiliseler ve evler yıkıldı, ayrıca surlar ve burçlar da ağır hasar gördü.                                                                                Anadolu'ya gelen Kutalmışoğulları, Türkmenleri hızla etraflarında topladılar ve siyasi bir örgütlenme yaratmayı başardılar. O dönemdeki Doğu Roma tahtı için iç savaşlar ve mücadeleler, Kutalmışoğulları için avantajlıydı ve serbestçe hareket edebilecekleri bir ortam yarattı. Kutalmışoğulları'ndan Süleyman Şah, 1071 Malazgirt Savaşı'nda Doğu Roma İmparatorluğu ordusunu yendikten sonra hızla Anadolu'nun içlerine ilerledi ve 1075'te İznik'e ulaştı, burada Anadolu Selçuklu Devleti'nin temelleri atıldı.

     1080'den itibaren İznik, Süleyman Şah tarafından kurulan devletin başkenti olarak kabul edildi. Böylece İznik, Anadolu'daki ilk Türk başkenti oldu. Süleyman Şah, İznik'i başkent yaptıktan sonra deniz trafiğine önem veren politikalar benimsendi. Bu dönemde Gemlik'te Türk tersanesinin kurulmasının ardından İznik bir merkez üssü haline geldi. Ancak kısa bir süre sonra Bizans yöneticileri Gemlik'i kuşattı ve Türk gemilerini yaktı. Bu arada İznik'e müdahale etmediler.  Bu nedenle Selçuklular, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı üzerinden ticareti kontrol eden bir merkez haline geldiler. İznik'in Türklerin eline geçmesini kabul edemeyen doğu romalılar ve Hristiyan topluluklar, Haçlı orduları oluşturarak önlem aldılar. Pierre L'Ermite komutasındaki 20.000 kişilik ilk Haçlı ordusunu Dracon Vadisi'nde yok ettikten sonra I. Kılıçarslan bu başarıdan cesaret aldı ve 1097 kışında ordusuyla İznik'ten ayrılarak Ermeni Gabriel'in hakimiyetindeki Malatya'yı ele geçirmek için bir sefere çıktı. Malatya'dayken, Avrupa'dan gelen yeni Haçlı ordularının İznik'i fethetmeyi planladığını öğrendi. Askerlerinin bir kısmını önden gönderdi ve ana orduyla onları takip etti. Mayıs sonlarında İznik'e ulaştığında Haçlı orduları şehri kuşatmıştı. Haçlıların sayısal üstünlüğünü gören Kılıçarslan geri çekilmeye karar verdi. Türkler, İmparator I. Aleksios Komnenos'un Haçlılarla ittifak yaptığını, İznik'e ulaşmaları için gönderdiği gemilerle yardım yolunun kapandığını ve Haçlıların yeni aldıkları takviyelerle bir saldırıya hazırlandıklarını görünce Bizans komutanı Manuel Butumites ile anlaştılar ve şehri ona teslim ettiler. (1097) 

   Bu kısa Türk hakimiyetinden günümüze ulaşanlar, kaba taşa oyulmuş, bir tarafında birkaç satır yazı bulunan antik lahit şeklindeki mezarlardır. 

    Türklerin çekilmesinden sonra doğu romalılar türklerin bıraktığı mezar taşlarını surları onarmak için kullandılar. 1147'de II. Alman Kralı Conrad, Haçlı Seferi'ne katıldı. İstanbul'dan sonra İznik'e gelen Conrad, bir süre burada kaldıktan sonra 25 Ekim'de Eskişehir yakınlarında Selçuklu ordusu tarafından yenilgiye uğratıldı ve İznik'e dönmek zorunda kaldı. VII. Louis komutasındaki Fransız ordusu da Kasım başında buraya ulaştı ve iki kral birlikte güneye doğru yürümeye karar verdiler.

Nicea, Bizans İmparatoru I. Andronikos Komnenos (1183-1185) döneminde trajik bir olaya sahne oldu. İmparator, taht mücadelesi sırasında kendisini desteklemeyen ve bir noktada şehre girmesine bile izin vermeyen şehir halkından korkunç bir şekilde intikam aldı, birçok insanı öldürdü ve ölülerin gömülmesine bile izin vermedi.

İznik'ten, bir zamanlar Konstantinopolis olarak adlandırılan İstanbul'a bir göz atalım, taht mücadeleleriyle bitap düşmüş bir şehir...




Yıl 1204.....

Mart 1204'te Haçlı liderleri, güçlü Venedik Cumhuriyeti ile anlaşarak şehrin fethine devam etme kararı aldı. Bu karar kısmen, nakliye ve lojistik destek için Venediklilere olan borçların ödenmesi ihtiyacından kaynaklanıyordu ve Bizans İmparatorluğu'nun katılımcılar arasında paylaşılması için resmi bir anlaşma yapılmasına yol açtı. 12 Nisan 1204, Doğu Hristiyanlığı için uğursuz bir gün oldu: Haçlı ve Venedik kuvvetleri Konstantinopolis'e şiddetli bir saldırı başlattı, bu üç günlük acımasız yağma, yaygın yıkım ve sanatsal ve kültürel hazinelerin hesaplanamaz kaybıyla sonuçlandı. Bu travmatik olay, Doğu Roma tarihinde önemli bir kırılma noktası oldu, imparatorluğa ağır bir darbe indirdi ve yüzyıllar boyunca yankılanacak bir gerileme sürecini hızlandırdı. Dördüncü Haçlı Seferi'nin maddi çıkarlar ve siyasi manevralar tarafından yönlendirilen sapması, Haçlı seferlerini motive eden nedenlerin karmaşıklığını ve dini ideallerin dünyevi hırslar karşısındaki kırılganlığını vurgular.

1204'te Konstantinopolis'in düşüşü, İmparatorluk seçkinlerinin önemli bir dağılmasını tetikledi. İmparatorluk aristokrasisi, sivil bürokrasi ve önde gelen din adamları, kaos içindeki başkentten kaçmak zorunda kaldılar. Bu mülteciler, imparatorluğun farklı bölgelerine dağıldılar ve Bizans geleneğinin meşru mirasçıları olarak kendilerini gören üç ana halef devletin oluşumuna yol açtı: Kuzeybatı Anadolu'da İznik İmparatorluğu, bugünkü Arnavutluk ve Kuzeybatı Yunanistan'da Epir Despotluğu ve Karadeniz kıyılarında Trabzon İmparatorluğu. Başkentlerini kaybetmelerine rağmen, bu halef devletler doğu roma kimliğini canlı tuttu ve imparatorluk kurumlarının devamlılığını savundular. Bunlar arasında, I. Theodoros Laskaris tarafından kurulan İznik İmparatorluğu, hızla Konstantinopolis'i geri almak için en dinamik ve stratejik olarak avantajlı güç olarak öne çıktı. İznik, Trakya hariç, Bizans İmparatorluğu'nun en kalabalık Yunanca konuşulan bölgesini miras aldı, ki Trakya Latin ve Bulgar kontrolü altında kaldı. İznik İmparatorluğu, 1205'ten itibaren Bizans İmparatorluğu'nun doğrudan devamı olarak ortaya çıktı, geleneksel unvanlarını ve yönetim yapılarını tamamen benimsedi. İznik'in elverişli coğrafi konumu, önemli bir nüfus ve etkili bir liderlik, bu devletin direniş ve imparatorluğun restorasyonu için umudun başlıca merkezi olarak ortaya çıkmasını sağladı. Konstantinopolis'e yakınlığı ve önemli kaynakların kontrolü, ona diğer halef devletlere kıyasla, daha çevresel ve Latin İmparatorluğu'yla doğrudan yüzleşmek için daha az donanımlı olanlara kıyasla kritik bir stratejik avantaj sağladı.


I. Theodoros Laskaris, güç merkezini Konstantinopolis'in yaklaşık 64 kilometre güneydoğusunda, Bitinya'da bulunan tarihi İznik şehrinde kurdu. İznik, geçmişte iki ekümenik konsile ev sahipliği yapmış ve uzun bir Doğu Roma geleneğine sahip önemli bir tarihi ve kültürel şehirdi. Stratejik konumu, sağlam surları ve kaynakların mevcudiyeti, onu Latin İmparatorluğu'na karşı direnişi örgütlemek için ideal bir üs haline getirdi. Kısa süre sonra I. Theodoros Laskaris imparator ilan edildi ve böylece İznik İmparatorluğu'nun tarihi başladı. 1205'te geleneksel Bizans imparatoru unvanlarını resmen üstlendi, imparatorluk iddiasının meşruiyetini ve sürekliliğini vurguladı. Gücünü pekiştirmek için atılan temel bir adım, 1208'de yeni bir Konstantinopolis Ortodoks patriği seçen bir kilise konseyi toplamaktı. Bu patrik, Theodoros'u imparator olarak taçlandırdı, patrikliğin merkezini İznik'e yerleştirdi ve böylece yeni imparatorluğa temel bir dini meşruiyet kazandırdı. İznik'in yeni başkent olarak seçilmesi bu nedenle rastgele bir eylem değil, Bizans dünyası içindeki stratejik konumu, doğal ve yapay savunmaları ve derin tarihi ve kültürel önemi temelinde dikkatle alınmış bir karardı, ciddi bir kriz bağlamında imparatorluk ve dini kurumların devamı için güvenli bir sığınak ve alternatif bir güç merkezi sunuyordu.


İznik İmparatorluğu, 13. yüzyıl Bizans tarihinde temel bir aktör olarak ortaya çıktı. 1204'te Konstantinopolis'in feci düşüşünden sonra İznik, imparatorluk mirasının direnişinin ve devamının başlıca merkezi olarak kendini gösterdi. Politik direnci, askeri gücü ve kültürel canlılığı sayesinde İznik İmparatorluğu sadece ilk zorluklara dayanmakla kalmadı, aynı zamanda I. Theodoros Laskaris ve III. İoannis Dukas Vatatzes gibi yetenekli imparatorların rehberliğinde başkentin geri alınması hedefini kararlılıkla takip ederek gelişti.


Uzun bir mücadelenin ardından VIII. Mikhail Palaiologos, 1261'de Konstantinopolis'i Latinlerden geri aldı ve başkenti İznik'ten taşıdı." Aynı yıllarda, bölgedeki varlığını hızla güçlendiren Osman Gazi, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir bölgelerini fethetti. 1302'ye gelindiğinde İznik'i kuşattı ve Bizans ordusunu Bafeus'ta (Koyunhisar) mağlup etti. Bizans'ın ikinci savunma hattını fethederek Bilecik, Lefke, Mekece, Akhisar ve Geyve'yi ele geçirdi. Böylece İznik her yönden kuşatıldı. Osman Gazi komutasındaki kuvvetler, İzmit, İznik, Bursa ve diğer tahkimli şehirler arasındaki iletişimi kesti. İlk akınlar sırasında Türkler bu bölgeye yerleşmedi, köyler akınlar sırasında boşaltıldı ve kaçmayı başaranlar kalelere veya İstanbul'a sığındı. Osman Gazi'nin Koyunhisar'daki (1302) zaferi, Bizans için varoluşsal bir tehdidin başlangıcı oldu. 1324'te Osman Gazi sağlık sorunları nedeniyle tahtı Orhan'a bıraktı. Orhan Gazi 1326'da Bursa'yı fethettikten sonra bölgenin en önemli merkezi olan İznik'e yürüyüşünü hızlandırdı. Bu arada III. Andronikos, İznik ve İzmit hedefleri haline geldikten sonra topladığı orduyla İzmit Körfezi'ne doğru ilerledi. Orhan Gazi, 8000 kişilik ordusuyla yamaçlarda onu bekledi ve 10 Haziran 1329'da savaş başladı. Savaş sırasında dizinden yaralanan imparator, İstanbul'a doğru yola çıktı. Bu mücadele, Orhan Gazi'ye İznik-İzmit yolunu açtı ve İznik 2 Mart 1331'de alındı. İmparator, 1331'de Orhan Gazi ile bir anlaşma yaptı ve bölgede elinde kalan bazı şehirler için haraç ödemeyi kabul etti. Daha sonra 1337'de İzmit fethedildi ve tüm Kocaeli bölgesine hakim olundu. İznik fethedilip beylik başkenti yapıldıktan sonra Orhan Gazi Ayasofya'yı (büyük kilise) camiye çevirdi ve burada gazilerle cuma namazını kıldı. Bir manastırı medreseye dönüştürdü ve Yenişehir Kapısı yanında bir zaviye yaptırdı. Aynı dönemde eşi Nilüfer Hatun burada bir aşevi, oğlu Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa ise bir medrese yaptırdı. Diğer hayırseverlerin katkılarıyla burası hızla bir Türk şehri haline geldi. Burada ilk Osmanlı camisi, ilk Osmanlı aşevi ve ilk Osmanlı medresesi inşa edildi.


Yüzyıllar boyunca kültürlerin ve dinlerin kesişme noktası olan İznik, bugün paha biçilemez mirasına rağmen uluslararası turizm tarafından haksız yere ihmal edilmektedir. Ancak İznik şehri, ziyaret edilecek sayısız esere ev sahipliği yapmaktadır... Şehre İstanbul Kapısı'ndan girdiğimizde, bu şehrin savunması için çok uzun, tam 4970 metre surlar inşa edildiğini hemen anlıyoruz. Dört ana kapı ve on iki küçük kapı inşa edildi. Şehri çevreleyen surlarda 114 kule var. Bazı kuleler yuvarlak, bazıları kare şeklindedir.


Şehre hangi kapıdan girerseniz girin, tam merkezde Ayasofya Kilisesi'ni bulursunuz. Bugün bu kilise yarı cami, yarı müze gibi görünüyor. Roma döneminde inşa edilen bir gymnasiumun temelleri üzerine inşa edilen kilise, 787'de 2. Konsil'e de ev sahipliği yapmıştır. Hristiyan tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Ayasofya Kilisesi'nde alınan kararla ikonların yapılmasına yeniden izin verildi ve ilk ikonlar bu kilisede tasvir edildi. Meryem, İsa ve Yahya figürleri günümüze kadar ulaşmıştır. 1065 depreminde ağır hasar gördü ve kilise yeniden inşa edildi. 1331'de şehri yöneten Orhan Gazi, kiliseyi camiye çevirdi. 18. ve 19. yüzyıllarda kilise kaderine terk edildi ve harap bir duruma düştü. 1935'te yapılan restorasyonlardan sonra bugün Ayasofya ziyaretçilerini bekliyor.


Olağanüstü tarihi zenginliğine rağmen - görkemli Ayasofya, biraz ileride Koimesis Tes Theotokos Kilisesi ve Böcek Vaftizhanesi, Hagios Tryphonos Kilisesi kalıntıları, heybetli şehir surları, muhteşem şehir kapıları, Roma tiyatrosu, roma obeliski, Selçuklu çini atölyeleri ve fırınları, Osmanlı camileri, hamamlar, bedestenler, aşevleri ve son olarak sayısız eseri barındıran muhteşem müzesi - İznik'in bugünkü dünya çapındaki ünü özellikle Neophytos Bazilikası ile bağlantılıdır.


Göl seviyesinin düşmesi nedeniyle göl sularından ortaya çıkan bu erken Hristiyan bazilikası, dünyanın dikkatini çekerek bu şehrin olağanüstü mirasının en yeni - ve belki de en çarpıcı - sembolü haline geldi.

Burada üç aşamalı bir kompleks olabilir. En altta Apollon Tapınağı, yanında Neophytos Martiriumu (şehitliği) ve son bölümde Neophytos Bazilikası var. 394 yılında, Doğu Roma İmparatoru Theodosius'un Hristiyanlığı resmi din ilan etmesiyle Pagan dininin tüm yapılarının kullanımı yasaklandı. Göl altında bulunan kalıntılar, yapının 390'dan sonra inşa edildiğini gösteriyor. Resmi olarak tanınmayan bir dönemde Hristiyan olduğu için henüz 16 yaşındayken öldürülen Aziz Neophytos adına inşa edildiği düşünülüyor.

İznik Gölü'nün sularına güneş nazikçe dokunurken, tarihin katmanları bu altın ışıkta yeniden canlanıyor. Roma'nın ihtişamı, Bizans'ın kutsal hikayeleri, Selçuklu çinilerinin inceliği ve Osmanlı asaleti... Hepsi, bu toprakların sessiz tanıkları olarak, gölün dalgalarında son bir kez parlıyor. Suların çekilmesiyle ortaya çıkan Neophytos Bazilikası, şimdi güneş batarken bir sırrı fısıldıyor: Tarih asla bitmez; sadece uykuya dalar. İznik tam da bu rüyadır... Ve biz sayfalarını çevirmeye devam ederken, geçmişin sesleri gelecek için umut olarak kalacak."





06 Şubat 2026

Pessinus’tan Roma’ya, Taştan Bedene: Kutsalın Sürekliliği Üzerine Bir Okuma





Orta Anadolu’da yer alan Pessinus antik kenti, yalnızca Frigya’nın önemli bir merkezi değil, aynı zamanda kutsalın Akdeniz dünyasında beden, taş ve mekân aracılığıyla nasıl kurulduğunu, aktarıldığını ve dönüştüğünü anlamak açısından da temel bir odak noktasıdır. Özellikle Ana Tanrıça Kybele kültüyle özdeşleşen Pessinus, Anadolu’ya özgü bir kutsallık anlayışının şekillendiği ve zaman içinde Roma’ya taşınıp yeniden yorumlandığı bir merkez olarak öne çıkar.

Kybele kültünün merkezinde Attis miti yer alır. Attis’in kendini hadım etmesiyle sonuçlanan bu eylem, bireysel bir delilik ya da kendini yok etme davranışı olarak değil, doğa döngüleriyle ilişkili bir ritüel model olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda toprağa sunulan şey bütün beden değil, erkek üretkenliğini temsil eden organdır. Ritüel eylem, üretici gücün Ana Tanrıça’nın toprağına sembolik olarak iade edilmesi anlamını taşır. Böylece Kybele, evrensel dişil ilke ve ana rahmi olarak yeniden doğurgan hale gelir; söz konusu olan, kozmik bereketin yenilenmesine yönelik simgesel bir döllenmedir.


Bu anlayış, Pessinus’ta görev yapan Galli rahiplerinin ritüellerinde somutlaşır. Galli rahipleri, Attis’in eylemini tekrar ederken bedeni bütünüyle feda etmez; bireysel üretkenlikten sembolik olarak vazgeçer. Bu yolla kişisel soy bağı kesilirken, rahip kendisini bireysel düzlemin ötesine taşıyan kozmik bir bereket döngüsüne dâhil eder. Beden, böylece insan ile kutsal olan arasında bir aracı işlevi görür.


Kybele kültü Roma’ya taşındığında bu ritüel yapı ortadan kalkmaz, ancak derin bir dönüşüm geçirir. MÖ 204 yılında Kybele’ye ait kutsal siyah taş Pessinus’tan Roma’ya getirilir ve Palatin Tepesi’ne yerleştirilir. Roma, Kybele’yi Magna Mater adıyla resmî devlet kültü olarak kabul eder; fakat aynı zamanda ritüelin en radikal yönlerini sınırlar. Galli rahipleri varlıklarını sürdürürken, Roma yurttaşlarının bedensel sakatlama içeren ritüellere katılması yasaklanır. Bu aşamada toprağa sunulan somut organın yerini, kan, kayıp ve vazgeçişin sembolik temsili alır. Hristiyanlıkla birlikte, özellikle de Katolik rahip bekareti fiziksel hadımın yerini alan zihinsel ve toplumsal bir dönüşümü ifade eder. Antik çağlarda feda edilen organ daha sonraları korunur ama bir sınırlama getirilir yani sünnet. Hristiyanlıkta ise organa dokunulmaz ama işlevsiz bırakılır..


Roma din sistemi içine dönecek olursak, bu mantığın dişi karşılığı Vesta kültünde görülür. Vestal rahibeler bedeni feda etmez, ritüel şiddet uygulamaz; bunun yerine doğurganlıktan bilinçli olarak vazgeçer. Vestal bakireliği bireysel bir ahlak meselesi değil, doğrudan Roma devletinin sürekliliğiyle ilişkili kamusal ve ritüel bir durumdur. Bu bağlamda üretkenlik toprağa iade edilmez, askıya alınır ve siyasal–dinsel istikrarın teminatına dönüştürülür. Roma, bedeni kutsaldan koparmaz; onu disipline eder ve denetim altına alır.


Bu dönüşüm hattı, tek tanrılı dinlerde de yeni biçimler altında devam eder. Yahudilikte ve daha sonra İslam’da uygulanan sünnet, Attis kültündeki ritüel hadım etme ile özdeşleştirilemez. Bununla birlikte sünnet, bedenin kutsal alanın bir parçası haline getirilmesini sağlayan bir işaretleme pratiğidir. Beden feda edilmez, ancak tanrısal antlaşmanın mekânı haline gelir. Burada söz konusu olan doğrudan bir süreklilik değil, insanın kutsal olanla bedeni aracılığıyla ilişki kurma ihtiyacının farklı bir ifadesidir.


Bu zihinsel ve sembolik sürekliliğin en dikkat çekici unsurlarından biri kutsal taş motifidir. Pessinus’un siyah taşı — muhtemelen bir meteorit — Roma’da Palatin Tepesi’nde kutsanmış, ancak Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte sessizce ortadan kaybolmuştur. Buna karşılık Akdeniz ve Yakın Doğu dünyasında siyah taşlara atfedilen kutsallık yaşamaya devam etmiştir. Kâbe’deki Hacerü’l-Esved’in Kybele’nin taşıyla doğrudan ilişkili olduğu söylenemez; ancak gökten geldiğine inanılması, ritüel temasla kutsanması ve merkezî bir kutsal mekânda konumlandırılması, ortak bir sembolik dili açığa çıkarır.


Aynı imgesel yapı, Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde bulunan koyu renkli Artemis heykelinde, Avrupa’daki Siyah Meryem tasvirlerinde ve Sümela Manastırı’nın koyu tonlu fresklerinde de görülür. Bu örneklerde siyah renk, kötülüğü değil; toprağı, derinliği, rahmi ve kökeni simgeler. Kutsal olan, ışıkta değil; içte, gizlide ve kadim olanda doğar.


Sonuç olarak Pessinus’tan Roma’ya, oradan Hristiyan ve İslam dünyasına uzanan bu süreç, tek bir inancın ya da ritüelin doğrusal bir aktarımı olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte kutsalın beden, üretkenlik ve madde ile ilişkilendirilme biçiminde belirgin bir zihinsel ve sembolik süreklilik olduğu açıktır. Kybele–Attis miti, sonraki dinî pratiklerin kaynağı olmaktan ziyade, Anadolu ve Akdeniz dünyasında kutsal, beden ve dönüşüm arasındaki ilişkinin erken ve güçlü bir ifadesi olarak görülmelidir.

29 Ekim 2021

Baha ile gezmeye hazır mıyız??


 GÜNEŞ ANADOLU'DAN YÜKSELİR...



Harika yolculuğumuza başlamadan önce sizlere yanında çifte kavrulmuş lokumu ile güzel bir Türk kahvesi ikram ediyorum. Afiyet olsun.

 


   İtalyanca olarak başladığım  Türkiye'yi tanıtım yolculuğuna, bloğumu takip eden birçok Türk gezgininden gelen istek üzerine Türkçe paylaşım da yapmaya karar verdim.

Uzun yıllar İtalyanca rehberlik yaptığım için onlar bana Gianni deseler de gerçek adım Bahadır Can. Pandemiden dolayı turlarım tamamen bitti. Ben de evde boş oturmaktansa gezdiğim gördüğüm yerler hakkındaki bildiklerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Asıl amacım bir "karavan" alıp Anadolu'yu baştan aşağı dolaşıp çok daha zengin görüntüler ile belgesel tadında videolar yapmak idi... Ama ülkemizin ekonomik koşullarının giderek bozulması yüzünden ne yazık ki bu projemi gerçekleştiremiyorum.

Şimdilik...


Bir süre için turlar boyunca çektiğim fotolarla idare etmek zorundayım. 

  Biz Türklerin şikayet ettiği bir konu vardır; "Bu yabancı turistler memleketimizin kıymetini bizden daha iyi biliyorlar". diye söylenir dururlar. Hiç şüphesiz gerçekten bizim ülkemizin değerini bizden çok daha iyi biliyorlar, neden mi? Yanıt çok basit: Okuyorlar.

Belki, okulların düzenlediği öğrenci gurupları ile herhangi bir müzede ya da bir ören yerinde karşılaşmışsınızdır. Ne öğrencilerin ne de öğretmenlerin elinde o gezilen yer ile ilgili bir bilgi, bir not dahi yoktur. Öğretmenlerimiz çocukları sadece sıraya sokmaya çalışırlar ve sessiz olmaları için uyarırlar. Bağırış ve çığırışlar arasında müze ya da ören yeri gezilir ve sonuç !!! Üzgünüm ama sıfır...

Okumalıyız daha çok okumalıyız, hep merak etmeli ve doğru bilgiye ulaşmalıyız.

Gelelim bizim turumuza...Uzun ve heyecanlı bir Türkiye turu yapmaya hazır mıyız!?...

    Ben bu turu Trabzon'dan başlayıp Gazi Antep'te bitirmeyi planlıyorum. Bu güzel ülkemin batısı daha çok gezilir görülür de doğu biraz ikinci plana atılır gibi!! Farklı inanışlar, farklı kültürler ve birbirinden eşsiz güzellikteki camiler, medreseler, kiliseler, manastırlar, sit alanları ve doğal güzellikler dağlar, ovalar, göller, nehirler....ve daha niceleri...Üzgünüm ama kebaplardan, lahmacunlardan bahsetmeyi düşünmüyorum!!!

Bu güzel ülkeyi tanıtmaya doğudan başlayacağım, çünkü                                                            

           "Güneş Anadolu'dan Yükselir"...




 Tanrıların buluştuğu Nemrut Dağındayız



    Yunan Tanrıları Zeus ve Herkül batıya doğru bakıyorlar,



  Pers Tanrıları ise Ahuramazda ve Mitra ise doğuya doğru bakıyorlar.


Hep tekrarlar dururuz "Anadolu doğu ile batı arasında uzanan bir köprüdür" diye.

 


  

Bu yüzden Antiochos'un Hierotezyonunu gerçekten çok severim. Benim güzel ülkemi çok doğru bir şekilde sentezleyip bizlere sunan olağanüstü güzel bir yerdir bu Hierotezyon. Antiochos doğulu ve batılı atalarına duyduğu saygıdan dolayı, Doğu ve Batı Tanrılarını bir dağın tepesinde birleştirmiş ve Anadolu'yu en güzel şekilde özetlemiştir.


Nehirler Fırat, Dicle, Kızılırmak, Büyük ve Küçük Menderes nehirleri, Seyhan, Ceyhan ve niceleri... Bütün bu nehirler bu kadim toprakların üzerinde binlerce yıldır akıp giden  yaşam damarlarıdır. Uygarlıklar da  nehirlere  benzer, nasıl ki nehirler birleşip denizlere denizler de okyanuslara ulaşıyorsa; medeniyetler de birleşerek evrensel uygarlığı oluşturmaktadır.




Neredeyse tüm dünyanın tanıdığı Fırat ve Dicle Nehir'lerinin arasındaki toprakları işaret eden Mezopotamya birçok kültürün ilk kez doğduğu kadim topraklardır.

 Çayönü, Hallan Çemi, Nevali Çöri ve Göbekli Tepe, Karahan Tepe, Sümer, Babil, Asur ve niceleri ...


   Göbekli Tepe, kireçtaşından yapılmış yüksek ve alçak kabartmalı "T" şeklindeki devasa sütunlarıyla tüm tarih anlayışımızı yeniden düşünmeye zorluyor. Göbeklitepe günlük işlerin yapıldığı bir alan değil, özellikle Yukarı Mezopotamya'da seçilmiş kutsal bir bölgedir. 

  İnsan, önce tarım yapmak için yerleşmiş, sonra kalıcı yapılar inşa etmiştir, şehirler kurmuştur. Diye öğrenmiştik...!

Göbeklitepe'yi inşa edenler ise bizlere bunun aksini gösterdi.




  Şimdilik bu gizemli topraklardan uzaklaşıyor ve Mezopotamya'dan Türkiye'nin kuzey doğusuna, Trabzon şehrinin bulunduğu yere gidiyoruz.

Yazılarım genç meslektaşlarım için  bir yardımcı kaynak olarak da kullanılabilir.   Soru ve yorumlarınızı bekliyorum.

  Bilgi paylaştıkça güzeldir..    

Ve Baha ile turumuz başlıyor...

İyi yolculuklar...





28 Ekim 2021

Baha ile Trabzon'u geziyoruz...

 


Merhaba sevgili gezginler bendeniz Bahadır. Giriş yazımda da belirttiğim gibi gezimize yaklaşık 2200 yıldır Doğu'ya açılan bir kapı olan Trabzon şehri ile başlıyoruz.






Karadeniz'in en güzel kentlerinden biri olan Trabzon kentinin tarihini  anlatmaya başlamadan, isminin nereden geldiğini anlatmaya çalışayım.

  İlk çağlardan itibaren Trabzon kenti, Trapezus, Trapeza olarak anılmış daha sonra değişik dillerde Trapezunda, Tarapezunda ya da Trabizonde gibi isimlerle de anılmıştır.

Bu şehre neden Trapesus dendiği hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.   Trapesus adı bu biçimi ile Hellen yani Yunan diline ait olmakla birlikte Yunanca anlamı ise "düzlük" ya da "masa" dır.  Fakat kentin ilk kurulduğu yerin coğrafi yapısı incelendiğinde, pek de masaya benzer bir görüntü yoktur. Bir başka anlatıma göre de, denizden Boztepe'ye uzanan şehir merkezi düzensiz teraslarda yükseliyor ve bu yüzden de kentin adı "yamuk "anlamına gelen Trapezus olarak konmuştur.

Sonuç olarak bu birbirine benzer isimlerin ne anlama geldiği konusunda elimizde sadece rivayetler olup kesin bir şey söylemek neredeyse olanaksızdır.

Trabzon'un ilk tarihsel izleri Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. 1944 yılında Prof. Dr. Kılıç Kökten, çeşitli mağaralarda yaptığı kazı ve araştırmalarda Paleolitik ve Neolitik dönemlere ait seramikler bulmuştur.

Hitit döneminde bu bölgenin ismi Azzi-Hayasa olarak anılmıştır. Azzi-Hayasa kısaca iki krallıktan oluşmuş bir konfederasyondur. Hititlerden sonra ise Asur döneminde bölgenin zenginliği giderek artmış ve ticari ağlar kurulmaya başlanmıştır. İ.Ö. 1200 yıllarında ise Trabzon'lu bazı halklar Truva kentine yardıma dahi gitmiştir.

Milet'ler Karadeniz bölgesine ticari amaçlarla gelmişler ve  İ.Ö.785 yılında, ilk olarak Sinop kentini kurmuşlardır.

M.Ö. 756 yılında Milet kolonileri Trabzon'a  geldiler ve limanın üzerinde bir yerleşim yeri kurdular. Coğrafi konumu bu şehri İran ve Uzak Doğu ile ticarette birincil öneme sahip bir ticaret merkezi haline getirdi. Milet'lerin hakimiyeti yaklaşık 8 asır sürmüş ve bu süre içerisinde  Kapadokya'da kurulan Pontus devletinin bir dönem başkentliğini de yapmıştır.




Trabzon'un ekonomik ve askeri stratejik değerini anlayan Roma imparatorluğu, üç generalin komutasında gönderdiği ordu ile,  kenti ele geçirmiştir.

Pontus Kralı Mithridates ile Romalılar arasındaki savaşta (MÖ 1. yy) tarafsız kalan şehir Lucullus tarafından alınmış ancak kente bir zarar verilmemiş ve yıkılmamıştır.

Özgür Şehir unvanını alan Trabzon, belli bir süre orada kalan imparator Hadrianus (117-138) tarafından zenginleştirilir. Valerianus'un (260) yenilgisinden sonra Trabzon,  Gotların eline geçti. Trabzon bu felaketten hiçbir zaman tamamen kurtulamadı, ancak yine de prestijli bir konuma sahip olmaktan vazgeçmedi.

MS 3. yüzyılda Hristiyanlık yayılmaya başlamış ve bölgede birçok kilise ve manastır inşa edilmiştir.

395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Trabzon, merkezi İstanbul'da bulunan Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kaldı.

İmparator Justinianus (527-564)  surları restore ettirmiş ve böylece tüm bölgede yeni bir ticari faaliyet başlamıştır. Herakleios (610-641) döneminde ise şehir askeri bölgelere ayrıldı.

8. yüzyılın başlarından itibaren Araplar Doğu Karadeniz ve Trabzon'a yerleştiler. 1204 yılında, İstanbul şehrinin Haçlılar tarafından düşmesiyle imparator I. Andronicus Kommenos, yeğenleri Alexio ve David ile birlikte Trabzon'a kaçtılar ve Gürcistan kraliçesi Tamara'nın yardımıyla Trabzon'da Kommenos krallığını kurdular.





Komnenos döneminde, şehir görkemli ve sofistike bir kültür merkezi olarak ün yapmıştı.

O yüzyıllarda ticaretin önemli aktörleri olan Cenevizliler ve Venedikliler ipek yolu üzerinden ticaret yapmak için buraya gelmişlerdir. Yapılan ticari anlaşmalarla zenginleşmenin artmasına  rağmen, kendi politikalarını sürdürebilmek amacı ile Komnenos krallığı Selçuklu Türkleri ile evlilik bağları kurdu. Manuel Komnenos (1238-1265) döneminde Trabzon en parlak dönemini yaşadı. Gümüşhane'deki (Argyropolis) gümüş madenlerinin etkisiyle ekonomik olarak güçlenen I. Manuel'in bastırdığı madeni paranın üzerinde "En Mutlu" unvanı da bulunmaktadır. Türklerle iyi ilişkiler kuran ve zenginleşen Trabzon devleti zamanla Türkler için bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Anadolu'yu fethetmeyi amaçlayan Türklerin önünde bir engel olarak gözükmektedir. Birkaç kez saldırılarda bulunan Selçuklu Türkleri kalenin sağlam yapısından dolayı kenti alamamış fakat vergiye bağlamayı başarmıştır.

Anadolu Moğolların hakimiyetine girince Trabzon devleti bu sefer de Moğollara vergi ödemek zorunda kalmıştır. Moğol hakimiyetinin zayıflaması ile birlikte Anadolu'da Beylikler dönemi başlamıştır. Trabzon devleti ,Türkmen beyliğinin gücü karşısında topraklarını kaybetmemek için , 2. Yuhannes döneminde Türklerle çok daha iyi ilişkiler kurma yoluna gitmiştir.

I. Beyazıd, 1398'de Samsun'u fethettikten sonra, Trabzon Kommenos krallığı, Osmanlı İmparatorluğu'na yıllık vergi ödemek zorunda kaldı. Fakat David Comnenus vergi ödemelerini durdurmuş ve ayrıca ödenmiş olan vergileri bile geri talep etmiştir. Ardından 1461'de Fatih Sultan Mehmet Osmanlı kuvvetleriyle Trabzon'u fethederek Komnenosların egemenliğine son verdi. Fatih Sultan Mehmet döneminde kent giderek zenginleşmiş ve yeni imar çalışmaları ile halkın yararına olacak çeşitli yapılar inşa edilmiştir.





 16. yüzyılda Trabzon, merkezi Batum olan Lazistan eyaleti ile birleşmiş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.

1867 yılında Trabzon'da büyük bir yangın çıkmış, bu sırada birçok kamu binası yanmış ve şehir daha sonra restore edilmiştir. Bu yangından sonra kent çok çabuk toparlanmış, 1868 yılında vilayet olmuş, merkezi Lazistan sancağı dışında Gümüşhane, Canik sancakları da buraya bağlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar Trabzon'a saldırır (14 Nisan 1916). Bu saldırı sırasında Trabzonlulardan oluşan taarruz kuvvetleri (Milis) Rus askerlerine ve onlara yardımcı olan diğer bölgesel gerillalara karşı savaşırlar. Trabzonlu savaşçılar Çaykara yaylası, Of ve Arsin gibi farklı bölgelerde muharebeler yapsalar da o dönemin şartlarından dolayı Türkler Trabzon'a girememiştir (14 Nisan 1916). Ruslar, Trabzon'u bir yıl on ay on gün süreyle işgal altında tutmuşlar ve bu süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler yerli halka işkence etmiş sayısız insanımızı da öldürmüşlerdir.

1916 ve 1918 yılları arasında Trabzon Rus işgaline uğramış, zaman zaman şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. 1. Dünya Savaşında Rus donanması 17 savaş gemisi ile Trabzon kentini topa tutmuştur.

1917'de Rusya'da Bolşevik devrimi başlayınca, Çarlık yönetimi çökmüş ve orduda büyük bir panik başlamıştır.

Bu durumu fırsat bilen, Yüzbaşı Kahraman komutasındaki Karadağ'da batıdan doğuya doğru hareket ederek toplanan Türk milisleri, 24 Şubat 1918'de şehre üç ayrı yoldan inerek Trabzon'a girdiler. Bu olaydan sonra kentte yaşayan Rum ve Ermeniler kent dışına sürülmüşlerdir. Hatta Cumhuriyet'in ilk yıllarında Trabzon'da yaşayan Rum nüfus " mübadele" yapılarak Yunanistan'a gönderilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular ve  Trabzon bu cumhuriyetin önemli şehirlerinden biri oldu.

Trabzon son yıllarda doğuya açılan  bir liman kenti olmuştur ayrıca çay, fındık ve mısır gibi ürünlerle dünya ticaretinde de önemli bir rol oynamaktadır. 800 bini aşan nüfusu ile Trabzon halkının kendine özgü gelenekleri ve yerel bir yaşam tarzı vardır.

Trabzon'da çeşitli Türk boyları bulunmaktadır. Çepniler Şalpazarı, Beşikdüzü, Düzköy, Vakfıkebir, Akçaabat, Çarşıbaşı ve Sürmene ve Araklı ilçeleri hala en eski Türkmen geleneklerinden bazılarını yaşamaktadır. Osmanlı döneminde Trabzon'u da içine alan Ordu-Giresun-Trabzon-Gümüşhane bölgesi "Vilayet-i Çepni" olarak anılırdı. Ayrıca Evliya Çelebi'nin "20.000 Çepni Türkmen Çadırının Bulunduğu Yer" adlı kitabında da yer almaktadır. Avşar'ın Oğuz boylarından Karamanoğulları Türkmenleri ile Halep-Irak Türkmenleri de Trabzon'a yerleşmişlerdir. Ayrıca bölgeye (özellikle Trabzon, Rize ve Artvin)  100.000'den fazla Kuman-Kıpçak Türkü de yerleşmiştir. Bu Türkler Hristiyan idiler, ancak Osmanlıların hakimiyeti ile İslam'a geçtiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Trabzon, Kırım Türkleri tarafından yerleşim yeri olarak seçilmiştir. 1923'te bölgenin Rum nüfusu, Yunanistan ile Türkiye'nin rızasıyla "nüfus mübadelesi" ile gönderildi.

Bu insanların bir kısmı bölgede kalmayı tercih ederek zamanla Türk olmuşlardır. Burada yaşayanların küçük bir kısmı Pontus Rumcası konuşmaktadır. Tüm bu topraklarda yaşamış ve halen yaşamakta olan insanlar bugün bizlere çok güzel bir     kültür mozaiği bırakmışlardır. Hepsini saygı ile anıyor güzel Trabzon'umuz için barış dolu yıllar diliyorum.

Eveet , bu tarih kokan kentte gezilecek yerleri anlatmanın zamanı geldi...





TRABZON KALESİ

Trabzon Kalesi, şehir merkezinde Orta Hisar Mevkii'nde yer almaktadır. Trabzon Kalesi'nin günümüze kadar gelen surları şehrin eski yapılarını oluşturmaktadır. Surların günümüzdeki en eski kısmı MÖ 4. yy'a tarihlenmektedir. Kenti bu yüzyılda gören Ksenephon, surların varlığından bahseder. Trabzon surları Yukarı Hisar, İç Kale, Orta Hisar ve Aşağı Hisar olmak üzere üç kısma ayrılır. Tabakhane ve Zağnos vadileri arasında yüksek bir kaya kütlesi üzerine inşa edilmiştir. Bu bölüm kalenin en eski bölümünü oluşturur ve kabaca bir yamuk görünümündedir. Kentin adının bu yamuk biçiminden türediği de düşünülmektedir.

TRABZON MÜZESİ ( KOSTAKİ KONAĞI )

Trabzon Müzesi olarak düzenlenen konak, 1900'lü yılların başında (1898-1913) banker Kostaki  Teophylaktos tarafından konut olarak yaptırılmıştır.  Saray mimarlarının İtalyan olduğu belirlenen yapıda kullanılan birçok malzemenin de İtalya'dan getirildiği biliniyor. 1917'de Kostaki Teophylaktos iflas edince tüm mal varlığına haciz geldi ve saray Nemlioğlu ailesi tarafından satın alındı.15-17 Eylül 1924 tarihlerinde Trabzon'a ilk ziyaretlerinde ulu önder Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindeki heyet ile birlikte bu sarayda ağırlanmışlardır. Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında, 1927-1932 yıllarında 25.000 TL bedelle kamulaştırılmış, 1927-1931 yılları arasında Hükümet Konağı, 1931-1937 yılları arasında teftiş binası olarak kullanılmıştır. 1988-2001 yılları arasında Kültür Bakanlığı tarafından restore edilen saray, 22 Nisan 2001 tarihinde Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin bazı bölümleri arkeolojik buluntulardan, bazı bölümleri ise etnografik eserlerden oluşmaktadır.


   ATATÜRK KÖŞKÜ

Avrupa ve Batı Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan ve gösterişli Avrupa sembollerinin kullanıldığı yapı, Konstantin Kabayanidis tarafından Soğuksu bölgesinde yazlık olarak inşa edilmiştir.





Binanın zemin katında oturma odası, dinlenme odası, yemek odası ve misafir odası bulunmaktadır. Birinci katta çalışma odası, geniş yatak odası, bekleme odası ve toplantı odası bulunmaktadır. İkinci katta iki küçük oda var.

Atatürk 1924 yılında Trabzon'a ilk ziyaretini yaptığında bu köşkte konaklamıştı. 1930 yılı Kasım ayında ikinci kez Trabzon'u onurlandırdığında köşkte ağırlanmış ve çok mutlu olmuştur.

11 Haziran 1937 gecesi Atatürk bu sarayda canından çok sevdiği Türk milletine tüm mal varlığını sunmaya karar verdi. Mal varlığının bir listesini hazırlayarak gereğinin yapılması için Başbakan’ a göndermiştir.

Atatürk, Trabzon köşkünde, mallarını listelerken, "Mülk bana ağırlık veriyor. Onları milletime bağışlamakla içim rahat olur. İnsanın zenginliği manevi şahsiyetinde olmalıdır. Büyük milletime daha fazlasını vermek istiyorum." dedi.

Atatürk Köşkü olarak bilinen bu yapı 1943 yılında müzeye dönüştürülerek hizmete açılmıştır.

GÜLBAHAR  HATUN CAMİİ 

Gülbahar Hatun Camii, Yavuz Sultan Selim'in annesi Gülbahar Hatun'un anısına Orta Hisar'ın batı kesiminde Zağnos köprüsü yakınında bir külliye içinde inşa edilmiştir.





Külliyeden, Cami ve türbe günümüze ulaşmıştır. İmaret ve medrese zamanla yıkılmıştır. Tarihi kaynaklar bu eserin 1514 yılında yapıldığını göstermektedir. Caminin kitabesi bulunmamaktadır.

Cami, erken Osmanlı mimarisinde ayrı bir zemin tipi oluşturan Zaviyeli camiler grubuna aittir. Pencerelerde, cemaatin son mahallinde, kemerlerinde ve minaresinde koyu gri ve sarımsı taşlar kullanılmıştır. Mihrap mermerden yapılmıştır. Bordürün kenarları basit tepelik bitki bezemeleridir. Minber de mermerden yapılmıştır. Caminin klasik dönem süslemeleri zarar görmüştür. Son onarımlarda bugünkü süslemeler yapılmıştır.


  YENİ CUMA CAMİİ

Yeni Cuma Camii veya Hagios Eugenios Kilisesi, Trabzon'un kutsal kurtarıcısı ve koruyucusu Eugenios'a adanmıştır.

İlk kilisenin ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Araştırmacılar ilk yapının bir bazilika olduğunu iddia ediyor. Ayrıca 1291 yılına ait bir kitabe de bulunmuştur. Yapının bugün narteksi yoktur, üç nefli ve üç apsislidir. Merkezi apsisin yanı sıra kartal ve güvercin kabartmalarına yer verilmiştir. Trabzon'un fethinden sonra camiye dönüştürülen yapıya kuzey giriş bölümü ve minaresi eklenmiştir. Taş mihrab barok bir karaktere sahiptir. Minberi ise ahşaptan yapılmıştır.


 İSKENDER PAŞA CAMİİ

İskender Paşa Cami'nin Hicri 936, Miladi 1529 tarihli inşa kitabesi cephedeki giriş kapısı üzerindedir. Ayrıca burada yapının bugünkü haline kavuştuğu 1882 yılı onarımına ait kitabe de bulunmaktadır. Avlusunda yer alan medresesi yıkılmış, batı tarafındaki mezarlık kaldırılmıştır. Burada sadece İskender Paşa'nın mezarı bırakılmıştır. Camiye değişik zamanlarda ilaveler yapılmış ve onarımlarla orijinalitesi bozulmuştur. Çok iyi bir taş işçiliğine sahiptir. Minare, tuğla ve renkli taşlarla almaşık tarzda yapılmıştır. Yapının esas planı İznik'teki Yeşil Cami'ye benzemektedir. Mihrab ve mimber mermerden yapılmıştır. 19'uncu yüzyıl Barok süslemelerine sahiptir. Üzerlerinde iri yapraklı kıvrım dallı bordürler, kartuşlar bulunmaktadır. Caminin içerisinde kalem işi süslemeler de bulunmaktadır.

Kent merkezinde bulunan ve Trabzon'un en önemli yapılarından biri olan Trabzon Aya Sofia'sını bir başka yazıya bırakıyorum. Ve tabi ki oradan Maçka'da bulunan Sümela Manastırını da ziyaret edip yolculuğumuzu sürdüreceğiz.

Baha ile kalın...Hoşçakalın...







27 Ekim 2021

Baha ile Trabzon Aya Sofya'sı....

 



Kent merkezinde yaptığımız  gezinin en önemli durağı, kentin simgesi sayılacak Aya Sofya kilisesidir.  Kilise olarak yazdığım için bazı okurlarımın canı sıkılacaktır ama ilk yapılış yılındaki amacına baktığımızda yapı itibarıyla bir kilise yapısıdır ve sanat tarihi açısından da eşsiz bir örnektir. 

Aya Sofya, Hıristiyan inancına göre İsa'nın niteliklerinden biri olan "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir. Anadolu'da Hıristiyanlık tarihi için büyük önem taşıyan Aya Sofya adlı üç kilise vardır. Bunlardan ilki, MS 325-360 yılları arasında İmparator Konstantin tarafından yapımına başlanan ve oğlu Konstantinos tarafından tamamlanan İstanbul'un Ayasofya'sıdır. Bu ilk kilisenin yerine şimdi Justinianus tarafından üçüncüsü yaptırılan  Aya Sofya duruyor.

  İmparator Justinianus tarafından yaptırılan İznik (Nicea) kilisesi, İstanbul kilisesi kadar büyük olmasa da Hristiyanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Birinci İznik Konsili, MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu'nda resmî din olacak Hristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacı ile toplanmıştır. 

İstanbul ve İznik kiliselerini bir başka yazıya bırakıyor ve Trabzon Aya Sofya kilisesine dönüyoruz.

1204 yılında Gürcü Kraliçesi Tamara'nın yardımıyla Trabzon devleti kuruldu. Bu hanedan kısa tarihi boyunca hayatta kalabilmek için çeşitli devletlerle ittifaklar kurmuş ve evliliklerle ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışmıştır. İlk yıllarda İznik'teki Bizans devleti ile güçlü görünmek için savaşmaya başladılar. Selçuklular ve Moğollarla ittifak kurmalarına rağmen yine de bu devletlere vergi ödemek zorunda kaldılar. Moğolların ağır vergileri nedeniyle Manuel, Fransızlarla yakın bir işbirliği için kızını Fransa kralıyla evlendirmek istedi. Daha sonra, bir evlilik yoluyla Bizans'ın Paleilogos hanedanı ile tekrar yakın işbirliği yaptı. Bütün bu çeşitli ve karışık siyasi ilişkiler, Trabzon'un sanat ve mimarisine damgasını vurmuştur.

Trabzon'un Aya Sofya kilisesi, merkezin 4 km batısında, bir zamanlar pagan tapınağının bulunduğu bir terasta yer almaktadır. Bu önceden var olan tapınağın günümüze kalmış hiçbir kalıntısı yoktur.

1238-1263 yılları arasında inşa edilen kilise, muhteşem duvar resimleri ve mozaik zeminleriyle Konstantinopolis üslubunu takip etse de, Doğu Anadolu ve Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini sergilemektedir. Kuzey ve güney duvarlarında mezar yapıları bulunmaktadır. Kilisenin yanında, 1427'de çok daha sonra tamamlanan ve içinde freskler olan bir çan kulesi vardır.




Kilise üç nefli olup, yan nefler yuvarlak bir apsis ile son bulmaktadır. Üç yönde kemerli üç girişi bulunan Aya Sofya, onu geleneksel Bizans mimarisinden ayırır. Geç Bizans sanatının güzel bir örneği olan kilise, yüksek bir merkezi kubbeye sahiptir. John Freely'ye göre, güneydeki apsis, kutsal nesnelerin tutulduğu bir odanın bulunduğu diakonikonun bir parçası, kuzeydeki apsis ise komünyon ritüelinin hazırlandığı odanın bir parçasıdır. Ayrıca John Freely, diakonikon odasının yanındaki taşsız zeminin 1263 yılında vefat eden I. Manuel Kommenos'un mezar yapısı olduğunu belirtir. Kilisenin batısında, üzerinde şapel bulunan bir narteks, önünde ise dış narteks yer almaktadır. Narteks beşik tonozla örtülmüştür. Narteksin sütun ve başlıkları bazı saraylarda kullanılan mimari malzemelerdir. Zarif bir güzelliğe ve güçlü bir dekoratif etkiye sahip olan bu başlıkların bir örneği İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda bulunmuştur. 6.yüzyılda Bizans sanatının özelliklerini taşıyan başlıklar muhtemelen başkentte yapılmış ve taşrada kullanılmıştır.





Aya Sofya bir Bizans yapısı olmasına rağmen, Komnenos hükümdarlarının karmaşık siyasi ilişkisi nedeniyle dekorasyonu ve mimarisiyle eklektiktir.

Güney cephesindeki taş süslemeler, Rusya'nın Vladimir bölgesindeki Aziz Dimitri kilisesinin işlemelerine çok benzer.

Gürcü etkisi belirgin olsa da güney cephedeki süslemelerin hepsi aynı özellikleri göstermez. Bu taşlardan bazıları Selçuklu karakterine sahiptir. Batı cephesindeki dış narteksin girişinde Selçuklu tarzı dokuz taş süsleme bulunmaktadır.

Yapının en görkemli cephesi güneydekidir. Burada Adem ve Havva'nın yaratılışı anlatılmaktadır.






Güney cephe frizinin figürlerinin her biri ayrı bir taş üzerindedir ve Yaratılış hikayesini anlatır. Kilit taşında doğuya bakan tek başlı kartal motifi ile 257 yıl hüküm süren Komneno hanedanının amblemi yer almaktadır.

Ana apsisin doğu tarafında da benzer bir kartal tasviri bulunmaktadır. Kilit taşının hemen altında iç içe geçmiş iki güvercin görülmektedir. Bu güvercinlerin her iki yanında ay-yıldızlı panolar bulunur. Frizde ayrıca centaur ve griffin gibi kıyamet hayvanları, İncil figürleri, arabeskler, sarmal süslemeler ve içinde çiçek motifli madalyonlar bulunur.

Aynı kemerin üzerinde Hristiyanlıkta bereket sembolü olarak kabul edilen yaprak ve üzüm salkımları yer almakta olup, tüm figürler simetrik olarak düzenlenmiştir.T ürk bayrağına benzeyen hilal şeklindeki ay ve güneş şeklindeki yıldız kabartması bir Helen, Roma, Selçuklu veya Gürcü sembolü olmayıp, binlerce yıldır Karadeniz yöresinde görülen Mithras kültünden miras kalan dini bir motiftir.




Ayasofya'nın yapımından yüzyıllar önce, aynı sembol İmparator Pontus Mithridates'in sikkelerinde de görülmektedir.

 Merkezi kubbenin hemen altındaki alan, dokuz farklı mermer ile opus sectile tarzında döşenmiştir. Kubbe ve çevresi, havarilerin sayısı dikkate alınarak inşa edilmiş ve pencere aralarındaki boşluklara on iki havari tasvirleri işlenmiştir.

Ayasofya'nın süslemelerinin önemli bir kısmı İncil'deki konularla yapılmış fresklerdir. Kubbede 12 havari betimlemelerinin yanı sıra birkaç dini kompozisyon  daha bulunmaktadır. İsa'nın doğumu, vaftiz, çarmıha gerilmesi ve Kıyamet Günü gibi sahneler anlatılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'un fethinden sonra 1584 yılına kadar kilise olarak kullanılmış  ve bu yıldan sonra camiye çevrilmiştir. Camiye çevrilmesine rağmen bakımsızlıktan  yıkılan yapı 1864 yılında Bursa'lı Ríza beyin  yardımıyla onarılmıştır.

Rus işgali sırasında depo, hastane olarak kullanılan kilise Rus işgalinden sonra cami olarak ibadete açılmıştır. 1958-1962 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Edinburgh Üniversitesi işbirliğiyle restore edilen yapı, fresklerin temizlenmesinden sonra 1964 yılında müze haline getirilmiştir.

Ne yazık ki, bu muhteşem sanat eseri yapının freskleri kumaşlarla kaplanmış, zemindeki opus sectilenin tamamı  kapanarak ve 28 Haziran 2013 tarihinde tekrar camiye dönüştürülmüştür.




Yazımın başında da belirttiğim gibi sanat tarihi açısında çok önemli bir eseri Trabzon kentinde bırakarak Maçka'da bulunan Sümela Manastırına doğru yolculuğumuza başlıyoruz...

Beni izlemeye devam edin...

Baha ile kalın Hoşça Kalın...


Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

  Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı...