16 Ekim 2021

Baha ile Diyarbakır...

                                              

Tarihi Malabadi Köprüsü yüzyıllardır kervanların köprüden geçmelerine ve kervancıların aşağıdaki odalarda güvenle uyumalarına yardımcı olduğu gibi, bugün biz gezginler için de bir rehber olmuştur.








Diyarbakır'a yaklaşırken Kars ve Van illerinin ortalama 1700m rakımından yaklaşık 700 m irtifaya ulaştık.

Olağanüstü güzellikteki Hevsel Bahçeleri'nin tam ortasından akan Dicle Nehri'nin hemen yanında harika bir şehir bizi bekliyor.

Yürümeye hazır mıyız?? Anlaşıldı oturalım diyorsunuz!!

Zaten ben de sizleri yormamak için yazıyorum... Oturduğunuz yerde sanki Diyarbakır'ı gezmiş gibi olun diye..

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde  yer alan Diyarbakır; Kalesi, İç kalesi, kentsel tarihin gelişimini tüm evreleriyle simgeleyen çeşitli anıtsal yapıları, geleneksel konut dokusu ve buraya egemen olmuş büyük uygarlıkların bıraktıkları belgesel değerleri günümüzde yansıtan kültürel kimliğiyle; yalnız Türkiye’nin değil, tüm dünyanın da en önemli kentlerinden biri sayılır.





 Asya - Avrupa arasında çağlar boyu köprü kuran yönetimlerin, büyük uygarlıkların kültürel ilişkileri içinde yaratıcı bir ortamı sürekli kılabilen Diyarbakır ve çevresi, insanlık tarihinin birçok “ilklerine” tanık olmuş; son yapılan kazılarda Çayönü ve benzeri örneklerin gösterdiği gibi, bu sürekliliği günümüze dek tüm canlılığıyla taşıyabilmiştir.


 Arkeolojik araştırmaların ötesinde, toprak üstünde kalabilen yüzü ile de yüklü bir tarihsel derinliğin ışığını yansıtan Diyarbakır; yerleşim ilkeleri açısından, çevresindeki uygarlıklara yaşam şansı veren Dicle Nehri ile özel bir ilişki kurabilmiş en görkemli kenttir. Nil - Mısır örneğindeki gibi “suyla gelen bu büyük kültür”, çağlar boyu kesintisiz biçimde gücünü göstermiş ve bir anlamda Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını belirleyerek, egemen kimliğini vurgulayan bir düzeye ulaşmıştır. Birçok din, toplum, devlet veya yönetimin, kendini yansıtmak ve gücünü kanıtlamak için bırakmak istediği yapıtların büyük bir bölümünün bugün Diyarbakır'da hala ayakta olması, uygarlık tarihi ve kültürel çeşitlilik açısından büyük bir şanstır. Tarih boyunca Amida, Amid, Kara-Amid, Diyar-Bekr, Diyarbekir, Diyarbakır adlarını alan kent Güneydoğu Anadolu bölgesinin orta bölümünde, Elcezire denilen, Mezopotamya'nın kuzey kısmındadır.

Yontma taş ve Mezolitik devirlerde, Diyarbakır ve çevresindeki mağaralarda yaşanmış olduğu, yapılan arkeolojik araştırmalar ile anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassuni, Dicle Nehri ve kolları üzerinde Ergani yakınlarında Hilar mağaralarında bu çağdan kalma kalıntılar tespit edilmiştir.




Anadolu'nun en eski köy yerleşmelerinden biri olan tarımcı köy topluluklarının en güzel örneğini veren Ergani yakınlarındaki Çayönü Tepesi, günümüzden 10.000 yıl önceye tarihlenmesi ile sadece bölge tarihimize değil Dünya uygarlık tarihine de ışık tutmaktadır. M.Ö. 7.500-5.000 yılları arasında aralıksız olarak daha sonra da aralıklarla iskan edilmiş olan günümüzdeki kent uygarlığının ilk temellerinin atıldığı Çayönü, insanların göçebelikten yerleşik köy yaşantısına, avcılık ve toplayıcılıktan besin üretimine geçtikleri "Neolitik Devrim" olarak da bilinen teknolojik yaşam biçimi, beslenme ekonomisi ve insan doğal çevre ilişkilerinin tümü ile değiştiği kültür tarihi ile ilgili buluşlarda bir çok ilki de içeren canlı ve ilginç bir yerleşmedir. Yabani buğday, mercimekgiller gibi bitkilerin tarıma alınması, koyun ve keçinin evcilleştirilmesi ile Çayönü bilim dünyasında önem kazanmıştır.

Yine Ergani yakınlarındaki Grikihaciyan Tepesi'nde M.Ö. 5.000 yılları başına tarihlenen "Gelişkin Köy Evresi" ya da Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan Halaf Kültürünün sonlarına tarihlenen tek bir kültür evresi görülmüştür. Halaf Kültürü, Kuzey Irak, Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da görülen yuvarlak planlı kubbeli evleri zengin boya bezeli çanak-çömleği ile ünlüdür.

Diyarbakır'ın Bismil İlçesi yakınlarındaki Üçtepe Höyük'te yapılan ve henüz bitirilmemiş olan kazı çalışmalarında ise 2. Bin, Yeni Asur, Helenistik ve Roma İmparatorluk dönemine tarihlenen önemli bir merkez ortaya çıkarılmıştır.

Öte yandan Lice yakınlarındaki Birkleyn mağaraları ve Eğil'deki Eğil Kalesi ve kayalardaki kitabeler Asurlardan kalan önemli eserler bulunmuştur.

 




 Tam tarihi bilinmemekle birlikte, kentteki ilk yerleşmenin, Dicle yatağından 100 m yüksekte olan ve Fis Kayası adı verilen sarp bölgenin bugünkü İç kale arazisinde kalan kesiminde gerçekleştiği bu alanda yer alan Amida veya Virankale olarak adlandırılan Höyükte tespit edilmiştir. Topografik özellikleri nedeniyle savunma kolaylığı sağlayan ve zaman içinde nüfusu yoğunlaşarak genişleme sürecine giren bu yerleşimde, kale işlevli ilk yapının İ.Ö.3000 yıllarında bölgeye egemen olan Hurriler tarafından inşa edildiği kabul edilir. Ardından kent Asurlular, Urartular, Büyük İskender, Selefkoslar ve Partlar - Romalılar - Sasaniler'in yalnız ya da birlikte sürdürdükleri egemenlikleri altına girer; Roma'dan 7.Yüzyılın ilk yarısına kadar Bizans idaresi altında yaşar ve 639'dan sonra da bir İslâm kenti kimliği kazanır.


 Günümüzdeki durumuna temel olan şeklini  M.S. 349 yılında Roma İmparatoru Constantinus tarafından genişletilmesi ve bazı kısımlarının onarılmasıyla almıştır.  7. yüzyıl ikinci yarısından itibaren kente egemen olan Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdaniler, Büveyhoğulları, Mervanoğulları, Büyük Selçuklu ve Şam Selçukluları, İnaloğulları, Nisanoğulları, Hasankeyf Artukluları, Mısır ve Şam Eyyubileri, Anadolu Selçukluları, Mardin Artukluları, Akkoyunlular ve son olarak da Osmanlılar zamanında, yerleşimin ana öğesi olma etkinliğini kesintisiz korumuş; Osmanlı dönemine dek, kent tarihinin her aşamasında “ yaşamsal önemdeki savunma gereksinimini karşılayacak dirençte” ve “sürekli bir işlevsel bütünlük” taşımak zorunda olmuştur.




 Bu uygarlıklar arasında Diyarbakır'da en fazla tarihi eser yapan ve iz bırakanlar Romalılar, Abbasiler, Mervaniler, Selçuklular, Artuklular,  ve Osmanlılar olmuştur. Diyarbakır sadece Roma değil aynı zamanda Müslüman, Pers, Arap ve Türk devletlerinin zengin tarihi ve kültürel değerlerini taşıyan ortak bir kültür mirası olarak günümüze kadar gelmiştir. Özellikle surlarda birçok medeniyetlerin izlerini taşıyan kitabe, süsleme, figür, kapı veya görkemli burçlarla en canlı şekilde görebilmekteyiz..

Çin'den sonra dünyanın ikinci uzun şehir surlarını biraz daha yakından görmenin zamanı geldi sanırım.




Diyarbakır surlarının inşası ile ilgili farklı kaynaklar değişik tarihler sunmakta ancak ortak olarak 4.yy ortalarına işaret etmektedir.

Diyarbakır surlarının çevre uzunluğu yaklaşık 5200 metredir. İç kale’nin Suriçi’nde kalan bölümünün uzunluğu 599 metredir. İç kale ile birlikte sur duvarlarının toplam uzunluğu yaklaşık 5800 metredir. Sur duvarlarının yaklaşık 645 metrelik bölümü çeşitli sebeplerle yıkılmış veya yıktırılmıştır. İç kale dâhil sur duvarlarının çevrelediği toplam alan yaklaşık olarak 1,57 km2’dir.


Dış surlar üzerinde 82 adet, İç Kale üzerinde ise 19 adet burç bulunmaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda 82 burcun 3’nün 1930’lu yılların başında yıktırıldığı, 4 burcun ise zamanla yıkıldığı tespit etmiştir. Dışarıdan yarım burç şeklinde görülen 4 burcun ise üst katları yıkıldığı için sadece giriş katları ayaktadır.




Savunma amaçlı tasarlanan burçlar genellikle üç veya dört katlıdır. Kapalı mekânları iki kattan oluşur. Zemin katları depo, birinci ve üst katları ise askerlerin kaldığı bölümler olarak kullanılmıştır. Zemin kat mekânları küçük boyutludur. Üst katlarda mekân boyutu artar. Burçların bazılarında iki teras katı bulunur. Burçların üst katına, sur içine bakan yüzlerindeki merdivenlerle veya burç içindeki merdivenlerle bağlantı sağlanır. Diyarbakır Surları üzerinde yer alan burçlar, dairesel, dörtgen veya çokgen planlıdır.


Surların ihtişamlı bir görüntü sunmasında, burçların ve sur duvarlarının yükseklikleri etkili olmuştur.  Burçların ve sur duvarlarının yüksekliği yaklaşık olarak 8 - 22 metre arasında değişir. Bugün surların etrafındaki toprak dolgu düşünüldüğünde özgün yapıda yüksekliğin daha fazla olduğu açıktır. Burçların üst bölümleri tahrip olduğundan, birçok yerde net bir ölçü almak mümkün değildir. Ancak burçların ölçülebilen mevcut yüksekliğinin birçok yerde ortalama 20 metre civarındadır.

Diyarbakır Surlarının dört ana kapısı bulunmaktadır. Surlar, Dağ Kapı (Harput Kapısı) ile kuzeye, Urfa Kapı (Rum veya Halep Kapısı) ile batıya, Mardin Kapı (Tell Kapısı) ile güneye, Yeni Kapı (Su, Satt veya Dicle Kapısı) ile doğuya açılmaktadır. 20.yy’ın başlarına kadar sur kapılarının geceleri kapatılarak, kente giriş çıkışın kontrol edildiği bilinmektedir. Surların kuzeydoğusunda bulunan ve yine dört kapısı bulunan İç kale; Saray Kapı ve Küpeli Kapı ile sur içine, Oğrun Kapı ve Fetih Kapı ile sur dışına açılmaktadır.



Ve yavaş yavaş bu kapılardan içeri girmenin vakti geldi. Son yıllarda yapılan eski ve metruk evlerin yıkılması ile o eski karmaşık ve biraz daha ilgi çeken halinden uzaklaşsa da yine de bu bölgede gezmek gerçekten çok güzel.

Diyarbakır'ın hiç kuşkusuz en önemli cami olan Ulu Camii ile gezimize başlayalım...  

ULU CAMİİ

Hemen hemen her kentte bir Ulu Camii bulunmaktadır. Yani kentin en büyük ve en önemli camileridir bu Ulu Camiler. Bazen bir fetihten sonra o kentin en büyük kilisesi camiye çevrilir bazen de o dönemin yöneticileri tarafından bir büyük cami yaptırıldı. Diyarbakır Ulu Camii ise ,Anadolu'nun en eski camilerinden olan bu Cami şehirde bulunan tarihi camiler içinde en büyük ve en ünlü yapı topluluğudur. Yapı 639 yılında Hz. Ömer döneminde şehrin merkezindeki en büyük mabed olan Mar Toma Kilisesinin bulunduğu alana inşa edilmiştir. Erken İslam döneminin 751 yılına tarihlenen ünlü Şam Emeviye Cami'nin Anadolu'ya yansıması olarak yorumlanan Diyarbakır Ulu Camii, İslam aleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilir.






Farklı dönemlerde inşa edilen yapılarla bir yapı topluluğu halini alan Ulu Cami ,doğu batı doğrultusunda dikdörtgen bir alanı kaplamaktadır. Anadolu'nun en eski camilerinden olan Ulu Cami birçok seyyahın eserlerine de konu olmuştur.1061 yılında şehre gelen Nasr-ı Hüsrev gördüğü Ulu Cami'nin heybeti karşısında şaşkınlığa düşerek "Caminin kara taştan yapıldığını, içinde iki yüz küsur taş direk olduğunu, direklerin üstüne hepsi taştan olmak üzere kemerler yapıldığından" bahsetmektedir.




 Tarihin her döneminde ibadet merkezi olarak kullanılan tarihi Ulu Camii Diyarbakır'daki en büyük yapılar topluluğudur. İki cami (Hanefiler ve Şafiler bölümü),iki medrese (Mesudiye ve Zinciriye), doğu batı maksure, minare ve abdesthane kısımlarından oluşmakta ve bütün bu yapı topluluğunun ortasında büyük dikdörtgen bir avlu bulunmaktadır. Camiye giriş üç ayrı yerden sağlanır. Doğuda yer alan ana giriş kapısının iki köşesinde aslanla boğa mücadelesini simgeleyen ve simetrik olarak işlenmiş kabartma iki figür bulunmaktadır. İki hayvanın mücadelesini konu alan ana giriş kapısı oldukça geniş açıklıklı bir kemer şeklinde avluya açılmaktadır.


Mesudiye Medresesi

Ulu Cami'nin kuzey kanadının doğu yarısında bulunmaktadır. Kitabesine göre medresenin yapımına 1198 yılında Artuklu Meliki Ebu Muzaffer zamanında başlanmış 1223 Melik Mesud Döneminde tamamlandığı için "Mesudiye" ismiyle anılmaktadır. Anadolu'nun ilk üniversitelerinden olan medresenin kitabesinde dört Sünni mezhebe yönelik fıkıh medresesi olduğu anlaşılmaktadır. Çok eski bir ilim yuvası olan Mesudiye Medresesinde akli ve nakli ilimler okutulmuş, bilginler arası ilmi tartışmalar yapılmıştır. Medrese doğu batı yönünde uzanmakta ve medresenin ortaya kareye yakın bir avlusu bulunmaktadır. Motif ve kitabeleri ile çok değerli bir sanat eseri olan medresenin iç avlusundaki mihrabın iki yanına ustaca yerleştirilmiş döner taş sütunlar binanın herhangi bir sebeple olabilecek çökme veya kaymalarını tespit için konulmuştur.




Zinciriye Medresesi

Ulu Cami'nin güneybatısında yer alan medrese,1198 yılında Artuklu'lardan Kutbuddin Muzaffer II.Sökmen zamanında inşa edilmiştir. Sincariye Medresesi olarak bilinen yapı 1934 yılında Diyarbakır Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmıştır. Yapının malzemesi tamamen siyah bazalt ve beyaz kalke taşıdır. Medrese iki eyvanlı ve tek katlı olarak inşa edilmiştir. Avluyu saran kemerler ayaklarla taşınmaktadır. Medresede en belirgin yer ana eyvandır. Avlunun etrafını odalar sarmaktadır. Yapı gerek mimari organları gerekse dekorları bakımından görülmeye değer bir yapıdır. Yapının dört cephesindeki kemerlerin üstü ayetlerden oluşan kitabelerle süslüdür.

Ulu Camii ziyaretimizden sonra sizleri biraz Urfa Kapısına doğru yürüteceğim...Eğer temmuz ve ağustos aylarında bu kenti ziyaret etmeyi düşünürseniz sıcağa biraz dayanıklı olmanız gerekmektedir. Bol sıvı alın ve mümkünse sıcağın daha az hissedildiği saatlerde yürüyüşünüzü yapın.


Evet bu arada Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesine vardık bile...!  

Mülkiyeti Süryani Kadim Meryem Ana Kilisesi Cemaati Vakfına aittir. Önceleri pagan bir tapınak işlevini gören yapı, İ.S. 280 yılında kiliseye çevrilmiştir. Yapı birbiriyle organik bağı olan ve farklı dönemlerde yapılmış değişiklikler ve ihtiyaçtan kaynaklı ek yapılar ile kompleks bir yapı gurubu oluşturmaktadır. Yapı kompleksinde toplam 14 yazıt bulunmakla beraber bunlar yapıların onarım ve eklemelerine ait kitabeleridir.1533 yenileme, 1689'da apsis bölümü, 693'te Mor Yakup kısmı, 1719, 1850, 1881 ve 1914 yıllarında onarım ve yenilemenin yanında eklemeler yaptırılmıştır. Kilise günümüzdeki halini 2004-2005 yılları arasında yapılan restorasyon ile almıştır.



İbadete açık olan kilise, aynı zamanda çok sayıda yerli ve yabancı turistin ziyaretine açıktır. Kompleksin içinde; Meryem Ana Kilisesi, Mor Yakup kutsal alanı, dört avlu ,derslik ve lojman bulunmaktadır.

Diyarbakır'da Ortodoks Süryanilere ait faal durumda olan bu kilisenin Geç Roma Dönemine tarihlenen bir kapısı ve mihrap üzerine kalıntıları, mimari bezekleri bulunmaktadır.

Kilise plan itibarı ile dört avlu, divanhane ve din adamlarının yaşadıkları bölümlerden oluşmaktadır. Ahşap işçiliği, sütunları, sütun başlıkları parmaklıkları, kürsüleri ve ikonaları ile ün yapmıştır.

Meryem Ana Kilisesi yüz yıl Patriklik merkezliği yapmıştır. Kilisede Ortodoksların en büyük ozanı, Suruçlu Mor Yakub gömülüdür. Ortodoks Süryanileri, ibadetlerinde Mor Yakub'un yazdığı ilahileri okurlar ve onun makamlarını söylerler. Mor Yakub'un yanı sıra  Hindistan'da vefat eden ünlü din adamı Mar Toma ve Diyarbakırlı Epikopos Bar Salib'in de kemikleri burada gömülüdür.




Tüm ölmüşlerimizi saygı ve rahmetle anıyor ve bu kiliseden tekrar bir camiye gidiyoruz.

Behram Paşa Camii

1564-1572 yılında Diyarbakır'ın 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapı Mimar Sinan'ın eserlerinin derlendiği Tuhfetül Mimarin'de Mimar Sinan eseri olarak geçmektedir. Mimar Sinan'ın en güzel eserlerinden olan cami; sekiz destekli, tek kubbeli, kare planlı bir yapı olup iç ve dış süslemesi ile Diyarbakır'ın taş işçiliği yönünden zengin yapıları içinde başlı başına bir yer tutar. Diyarbakır camileri içerisinde hem bir son camaat yerine hem de ikinci bir revaka sahip tek örnektir. Geniş çaplı kubbesinin kasnağı payandalarla desteklenmiş ve böylelikle kubbeye vurgu yapılmıştır.  





 Caminin taç kapısı mukarnaslarla hareketlendirilmiş, şadırvan ve son cemaat mahfilindeki sütunlarda kullanılan süslemesiyle ve kündekari tekniği ile yapılan ahşap kapı kanatlarıyla ve Diyarbakırlı Hattat Hamit Aytaç'ın talebesi Mustafa Halim Özyazıcı tarafından yazılan hat örnekleriyle gelenlerde hayranlık uyandırmaktadır. İçerde ise duvarlar alttan belli bir yüksekliğe kadar karakteristik XVI.Yüzyıl İznik çinileriyle süslenmiştir. Kubbe içindeki kalem işi süslemeler ise özenle nakşedilmiştir.



 Surların içinde ve dışında  daha bir çok tarihi   kilise, camii, kervansaray, han ve köşk bulunmaktadır. En az bir gün hatta iki gün boyunca gezmeliyiz bu kadim kenti ama akşam yemeğinden sonra  Dicle'nin kenarında nehir boyunca sıralanmış kafeteryalardan birinde güzelce dinlenelim. Eğer On Gözlü Köprü'ye yakın bir yer bulabilirsek   gerçekten muhteşem olur. İçecek olarak bir semaver çayımız var ve denemek isteyenler içinse son yıllarda ülkemize göç eden Suriyelilerle moda olan Nargile.

Mardin Kapı'dan çıktığınız zaman sizleri muhteşem manzarası ile Hevsel Bahçeleri ve On Gözlü Köprü karşılıyor...

HEVSEL BAHÇELERİ




Diyarbakır surları ile Dicle nehri arasında yer alan Hevsel Bahçeleri, Mardin Kapı'dan başlayıp batıda On Gözlü Köprü'ye, doğuda da Yenikapı'ya kadar uzanır. Burası Dicle Nehri'nin taşıdığı çok verimli alüvyal topraklara sahip birinci sınıf tarım arazisi niteliğinde bir bölgedir. Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası  listesine alınan Hevsel Bahçeleri'nin toplam büyüklüğü yaklaşık 4bin dekardır. Bunun 1000-1500 dekarlık bölümü kavaklık,2500 dekarlık bölümü ise sebze bahçeleridir. Son yıllarda bu sebze bahçelerinin yaklaşık yarısı meyve  bahçesine dönüştürülmüştür. Birçok meyve ve sebzenin yetiştirildiği bahçelerin diğer bir özelliği de 100 e yakın kuş türüne de  ev sahipliği yapan saklı bir kuş cenneti olmasıdır.

Uzaklardan kendini bütün haşmetiyle Dicle nehrinin üstünde gösteren köprüye doğru ilerleyelim...

On Gözlü Köprü

Dicle Köprüsü veya Silvan Köprüsü olarak da bilinen köprü,üzerindeki kitabeden anlaşıldığı üzere 1065-1067 yıllarında Mervanoğulları zamanında Nizamüddin Nasr döneminde yaptırılmıştır. Bazı kaynaklarda köprünün yapılış tarihinin çok daha eski olduğu ve 1065 yılında köprüyü onaran Nasr'dan önce de mevcut olduğu belirtilmektedir. Şehrin son defa Doğu Roma İmparatoru Juannes Tzimisces tarafından 974 yılında kuşatılması sırasında yıktırıldığı bilinmektedir.




Köprünün günümüze kadar gelen son yapım ve onarımı, Mervanoğlu Nizamüddevle Nasr'ın buyruğu üzerine,1064 tarihinde yapılmıştır. Köprünün savaşlar yüzünden, çokça yıkılmış ve onarılmış olduğu düşünülerek köprü zemininde antik döneme ait zemin kalıntılarının bulunması da muhtemeldir.

Ayrıca yapının temel bölümünde kullanılan taşların, boyut olarak diğer bölümündeki taşlardan daha büyük olduğu gözlenebilmektedir. On Gözlü olan köprü tamamen bazalt kesme taşında ve moloz taştan inşa edilmiştir.






Boyu 18 m. olan köprünün döşeme genişliği 7-8 metredir. Korkulukları kesme olarak hazırlanmış, yan yana dizilerek bağlanmış üçgen çatı şekilli taşlar ile örtülüdür. Yapının kitabesi, köprünün güney yüzünde ve ilk üç göz arasındadır. Beyaz taş üzerine çiçekli kufi ile satırlar arasına süslemeler işlenerek yazılmıştır. Köprünün kitabesinin sonunda aynı hizada bazalt taş üzerine işlenmiş,bir çerçeve içinde, sağa dönük bir arslan kabartması bulunmaktadır. Bu arslan figüründe ve köprü bedenindeki diğer taşlar üzerinde küçük bazı işaretlere de rastlanmaktadır. Köprü çok gözlü ve üstü düz köprüler gurubunda değerlendirilmektedir. Nehir yatağının geniş olması nedeniyle köprü boyu uzun tutulmuş ve böylece düz bir döşeme oluşturulmuştur. Köprünün üstünde, yolun daraldığı köşede, bir namazgah bulunmaktadır. Köprü restorasyon ve güçlendirme çalışması sonucu ulaşıma kapatılmıştır.




 Ve yavaş yavaş Köprüyü arkamızda bırakarak kente Mardin Kapıdan girerek günümüzde otel hizmeti sunan Deliller Hanı'nın önünden geçerek Hasan Paşa Hanı'na doğru ilerleyelim.

Bu arada dar sokakların arasında sıkışmış Şeyh Mutahhar Caminin tam önünde bulunan Dört Ayaklı Minare'ye bir göz atalım gerçekten eşsiz bir yapıya sahiptir... 

Hasan Paşa Hanı 

İçeri girdiğinizde sizi hemen kucaklayan ve kendinizi evinizde gibi hissettiren bu yer, 1572-1575 yılları arasında, dönemin Diyarbakır Valisi Sokullu'nun oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından yapımına başlanmıştır. Ancak bu süreç içerisinde Vali Hasan Paşa başka bir göreve atandığı için hanın tamamlanması dönemin Valisi Osman Paşa zamanında olmuştur.



1612 yılında Diyarbakır'a gelen ve şehri gezen Polonyalı Simeon, seyahatnamesinde handa "Çok sayıda oda ve 500 beygiri barındırılabilen yer altında iki büyük ahırın var olduğundan" bahsetmiştir.







XVII. yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi Hasan Paşa Hanı'nın " Kale misali, gayet metin ve müstahkem bir yapı" olduğundan bahsetmiştir. Kentin ticaret merkezinde bulunan Hasan Paşa Hanı, Deliller hanından sonra Diyarbakır'daki ikinci büyük handır. Dikdörtgen plan şemasına sahip avlulu, iki katlıdır. Avlu dikdörtgen planlı ve oldukça geniş tutulmuş ortasında yer alan altı sütunlu, üstü kubbeyle örtülmüş bezemesiz bir şadırvan avluya hareket katmaktır. Han bodrum, avlulu bölüm ve üst kat olmak üzere üç katlıdır. Günümüzde turistik bir gezi mekanı olan Hasan Paşa Hanı restore edilmiş çeşitli turistik işletme ve kafelere ev sahipliği yapmaktadır.





Ben de turlarımda bu hanı en sona bırakırım ve otelimize gitmeden oldukça otantik bir yer olan bu handa elma çaylarımızı içerek yorgunluğumuzu gidermeye çalışırız.

Diyarbakır'da çok yürüdük ve ne kadar yürüsek az, her adımda karşımıza ilginç bir yapı çıkıyor. Binlerce yıl süresince onlarca medeniyete ev sahipliği yapan bu kenti ne kadar anlatsak gerçekten az gelir.

Diyarbakır'dan sonra yolculuğumuz neresi olsun Batman'mı, Mardin'mi yoksa Şanlı Urfa' mı??? 



Dünyanın en gizemli topraklarındayız, bizleri daha çok ama çok güzel ve şaşırtıcı yerler bekliyor... yollar biz gezginler içindir... gezmeye devam...

Hoşça kalın Baha ile kalın...    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Nika Ayaklanması: Meşruiyet Krizinin Tarihsel Bir Örneği

  Yıl 532... İstanbul'dayız yani namı diğer Konstantinopolis... Tahtta I. Justinianus var: güçlü, reformcu, hırslı bir imparator. Karısı...