BULUTLARIN ARDINDA SAKLI MANASTIR
Sevgili gezginler, Trabzon Aya Sofya'sını ziyaretimizden sonra kent merkezinden ayrılıyor ve Maçka'nın Altındere Milli Parkına doğru yolumuza devam ediyoruz. İpek Yolu'nun bir başka kolu olan bu yol bizleri bakalım nerelere götürecek!!
Yeşilin bin bir tonunun hakim olduğu Altındere vadisinde kıvrıla kıvrıla, arkamızda bıraktığımız Kara Deniz'den oldukça yüksek bir yere doğru ilerliyoruz. Çok değil birkaç yüzyıl önce insanlar bu zorlu yolları nasıl geçiyorlarmış diye düşünürken yolun sonuna varıyoruz. Başımızı kaldırdığımızda ise bütün heybeti ile Sümela Manastırı dağın yamacında beliriyor. "Bu zorlu yolları nasıl geçiyorlardı?" sorusu yerini "yok artık oraya bu manastırı nasıl yaptılar!!??" a bırakıyor.
Önümüzde devasa boyutlarda sarp bir kaya kütlesi bulunuyor ve bu kaya kütlesinin içinde bulunan mağara manastırın ana kilisesini oluşturuyor ve diğer yapılar ise bu kayalık yere inşa edilmiş durumda.
Manastıra girebilmemiz için son birkaç kilometre yolu da minibüslerle yapmak zorundayız. Harika bir manzaranın eşliğinde son merdivenleri de tırmanıp nihayet manastıra ulaşıyoruz.
Orijinal ismi "Karadağın Bakiresi" anlamına gelen Pangahia tou Melas'tır. İsa'nın annesi Meryem'e ithaf edildiği için yerel halk tarafından "Meryemana" manastırı olarak da anılır.
Anadolu'da Kybele ile başlayan ve bereketin simgesi Artemis ile devam eden "Ana Tanrıça" kavramı hristiyanlıkla birlikte Meryem Ana'da yeniden vücud bulmuştur. İlk yapılan kilise ve manastırlar Sümela Manastırında olduğu gibi mağara içlerine yapılmıştır. Bunun bir başka nedeni ise mağara yapısının kadının rahmi ile olan benzerliği olmasından kaynaklanmış olabilir. Semavi Eyice'ye göre Meryem "hayat veren bir pınardır" şeklindeki yorumu da oldukça ilgi çekicidir. Sümela Manastırında da kutsal suyun aktığı bir yer bulunmaktadır. Bir ikinci örnek ise yine mağara içine yapılmış, tavanından kutsal suyun geldiği Antakya'daki Aziz Petrus kilisesidir. Yüceler yücesi Zeus, Şanlıurfa'da doğduğuna inanılan tek tanrılı dinlerin atası Hz. İbrahim ve Meryem Ana'nın oğlu İsa'yı da bir mağarada doğurduğunu anımsatmak isterim.
Sümela Manastırı ortaçağda yapılmış kale ve şato benzeri yapılara çok benzemektedir. Bir tek giriş kapısı bulunan, ulaşılması neredeyse olanaksız olan bir yere inşa edilmiştir. Yerleşim yerlerinden çok uzak, ayrıca devasa çam ağaçlarının bulunduğu büyüleyici güzellikte bir yer seçilmiştir. Sayfanın başına koyduğum kısa videoda görüldüğü gibi, Karadeniz bölgesinin coğrafyası gereği ve bulunduğumuz yerin deniz seviyesinden yaklaşık bin metre yüksekte olması nedeni ile manastırın bir başka adı da "Bulutların Ardındaki Saklı Manastır" dır.
Anadolu'da bulunan manastırların birçoğunun birer kuruluş efsanesi vardır. Sümela Manastır'ı için anlatılan Meryemana ikonası efsanesine göre 385 yıllarında Atinalı iki keşiş Barnabas ve yeğeni Sophronios aynı rüyayı görürler ve rüyalarında Meryem onlara, Trabzon'daki karadağlara gidip orada bir manastır inşa etmelerini söyler.
Meryem'in bu buyruğu ile iki keşiş İncil yazarlarından biri olan Aziz Lukas'ın yaptığına inanılan Meryem İkonası'nı da alarak gemi ile yola çıkarlar. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Trabzon'a gelirler. Aynen günümüzde olduğu gibi ama çok zor koşullarda Maçka' ya ulaşırlar. Altındere vadisinde günlerce yürüdükten sonra Karadağ'ın sarp yamaçlarında bulunan bu kayalık bölgedeki, bir küçük mağaraya kiliseyi inşa etmeyi başarırlar. Yaşamlarının sonuna kadar burada kalan keşişlerin aynı günde öldükleri de rivayet edilmektedir. Kurucu keşişlerin ölümünden sonra bu kiliseye yakın bir yerde oturan Hıristifaros adlı bir papazın çalışmaları sürdürdüğü bilinmektedir.
Sümela Manastırı'nın tam ismi Panagia Sumela veya Theotokos Sumela'dır. Theotokos ismi Tanrı Anası anlamına gelir ve 1. Efes Konsülünde alınan kararla Meryem, Tanrı Anası olarak kabul edilmiştir. Sümela sözcüğünün anlamı ise yukarıda daha önce bahsettiğim gibi "Melas" sözcüğünün kökünden türemiştir. Melas, manastırın inşa edildiği yıllarda kullanılan yerel dilde "siyah","karanlık" veya "kara" anlamına gelmektedir. Ayrıca manastırda yapılmış olan Meryem Ana İkona'sının çok koyu ve siyaha yakın renginden dolayı almış olduğu ayrıca Manastır'ın inşa edildiği dağlara da bu nedenle Kara Dağlar yani Oros Mela adının da verildiği düşünülmektedir. Dilimizde ise Sümela olarak kullanılmaktadır.
Gürcü resim sanatında, XII. yüzyılda sanat aleminde siyah Madonna ismi altında tanınan bir takım Meryem ikonolarının da yapıldığı bilinir. Bu bölgenin doğasında bulunan bitkilerden elde edilen renklerin genellikle koyu olması fresk sanatına da etkide bulunmuştur.
1962 yılında Semavi Eyice, öğrencileri ile birlikte manastırı temizlemiş ve ziyarete açılmasını sağlamıştır. Semavi Eyice'ye göre manastırın ismi Barnabas ve Sophronios'un getirdiği Meryem İkonasın dan gelmektedir fakat bu ikona Aziz Lukas'a ait değildir. Anlatılan bu hikayenin, sadece burayı kutsallaştırmak ve halkın ilgisini çekmek için uydurulmuş bir hikaye olduğunu söyler.
Önemli gezginlerden biri olan Alman Fallmerayer' de Yunan hayranı olmasına rağmen,Lukas tarafından yapıldığı iddia edilen ikona hikayesini inandırıcı bulmaz ve Manastır'da gördüğü ikonanın günümüze çok daha yakın bir tarihte yapılmış olabileceğini belirtir.
Doğu Roma İmparatoru Justinianus zamanında (527-565) Manastır'a çok önem verilmiş ve Manastır'ın gelişmesi ve büyümesi bu İmparator zamanında gerçekleşmiştir. 640 yılında ise çevredeki haydutların saldırıları ile Sümela Manastır'ındaki değerli eşyalar yağmalanmış, yakılıp harap edilmiştir. 644 yılında çevrede yaşayanlar sayesinde tekrar onarılmış ve eski haline getirilmeye çalışılmıştır.
Sümela Manastırı en parlak devrini Trabzon'u yöneten Kommenos Devleti zamanında yaşamıştır. 1280-1285 yılları arasında II.Yohannes döneminde Manastır dini bir merkez haline gelmiştir. Torunu III.Alexsios döneminde ise Manastır'a özel bir ilgi gösterilmiş, çıkardığı fermanlar ile Sümela'nın varlığı sağlam esaslara bağlanmıştır.
1360 yılında tamamlanan Manastır'ın ön cephesi beş katlı olarak 72 odadan oluşmaktadır. Bu bölüm 17 metre yüksekliğe, 40 metre uzunluğa ve 14 metre de genişliğe sahiptir. Manastır'ın yapımında kullanılan taşların bir bölümü bugün Santa harabeleri olarak anılan yerden getirilmiştir. En üst kattaki odalar balkonlu yapılmış, aşağı bakınca, 300 metre yükseklikteki vadiye düşecekmiş hissini veren bu balkonlar işlemeli sütunlarla desteklenmiş ve demir kalaslarla ana binaya bağlanmışlardır. Alt katlarda ise şarap mahzenleri ve zindanlar bulunmaktaydı.
Manastır'ın yapıldığı kaya kütlesinin güney doğusuna sekiz adet su kemeri yapılmıştır. Manastırın suyu yaklaşık 4 km. uzaklıkta bulunan Karaağaç yaylasından getirilmiştir.
1461 yılında Trabzon Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesine rağmen Sümela Manastır'ına önceden verilmiş haklar korunmuş ve üstelik bazı ek hak ve imtiyazlar da tanınmıştır.
1489 yılında henüz Şehzade olan Yavuz Sultan Selim ise Trabzon'a vali olarak gönderilir. Avlandığı sırada atından düşerek yaralanan Selim Sümela Manastır'ındaki keşişler tarafından tedavi edilir.1512 yılında Sultan olduğu zaman keşişlerin bu iyiliğini unutmaz ve onlara iki altın şamdan hediye eder.
Sevgili gezginler iyi ki bizler gibi meraklı, sorgulayan, gezerken belgeleyen gezginler var, aksi taktirde bazı detaylı bilgilere asla ulaşamazdık. 1840 yılında da Fallmerayer isimli bir gezgin bu manastıra gelmiş ve bizlere bazı gözlemlerini de aktarmıştır. Biraz önce sizlere bahsettiğim müthiş manzaralı bir odada misafir olarak kalmış fakat keşişlerden beklediği samimi bir ağırlanmayı görememiştir. Kaldığı odanın dikdörtgen ve geniş bir oda olduğunu, odanın zemininde halıların, tavanda bir kubbenin bulunduğunu söyler. Ayrıca odasında bir İtalyan şömine, yan duvarlarda ise bir sedirin, demir parmaklıları ve demirden yapılmış iki yuvarlak penceresi olduğunu da belirtir.
Manastır'a giriş geceleri yukarı çekilen ahşaptan yapılma 75 basamaklı asma bir merdivenle yapılmaktaydı.
Fallmerayer'den yaklaşık 40 yıl sonra bir başka İngiliz gezgin H.F.Tozer de Manastır'da misafir edilmiş. Tozer'de keşişlerin anlayışsız olduklarından şikayet etmiştir. Ayrıca keşişlerin Yunancadan çok daha iyi Türkçe konuşmalarına da şaşırmıştır. Kütüphanede bulunan kitapların bakımsızlıktan yıpranmaya başladıklarını da belirtmiştir.
Yaklaşık 400 metre kare olan ,mağara bölümünü oluşturan kilise yarım daire şeklindedir. Kilisenin doğu ve kuzey tarafları duvar, batı ve güney kısımları ise üstü sıvanmış kaya kütlesinden oluşmaktadır. Kilisenin güneyinde bir adet, doğu yönünde ise iki adet kapı bulunmakta içi ve dış yüzeyinin tamamı fresklerle kaplanmıştır. Ne yazık ki birçok ziyaretçi tarafından fresklerin üzerine yazılar yazılarak tahrip edilmiştir.
Sümela Manastırı'nın 18. yüzyılda birçok bölümü yenilenmiş, bazı duvarlara freskler yapılmıştır.19. yüzyılda büyük binaların ilave edilmesiyle manastır muhteşem bir görünüm kazanmış, en zengin ve parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde son şeklini alan manastır pek çok yabancı gezginin ziyaret ettiği ve yazılarına konu edilen bir yer haline gelmiştir. Bu gezginler arasında, Ghikas (1755),Stephan (1764),Hysilantes (1775), G. Palgrave sayılabilirler.
18 Nisan 1916 yılında, Trabzon tarihini anlatırken bahsettiğim gibi, Ruslar bu bölgeyi ele geçirmişlerdir. Zaman zaman Sümela'yı ziyaret eden Rus komutanlar keşişleri Osmanlı yönetiminden kurtulmaları için cesaretlendirmişlerdir. Rus komutan Minstlov'un anlattıkları ise önceki gezginlerin aksine keşişlerin samimiyetinden ve onlarla çok iyi ilgilendiklerinden bahseder.
Mustafa Kemal Atatürk'ün 29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ni kurması ile Manastır'ın tüm çalışmaları sona ermiş yine aynı yıl Rumların Yunanistan'a gönderilmesi ile Sümela Manastırı papazları da göç etmişlerdir. Bazı değerli eşyalarını ise Aziz Barbara kilisesine gömmüşlerdir,1931 yılında Ambrosios adlı bir papaz izin alarak bu değerli eşyaları alıp götürdüğü bilinir.
1923 -1970 yıllarında korumasız kalan bu muhteşem manastır giderek yıkılmaya yüz tutmuştur.1930'lu yıllarda İngiliz güzel sanatlar Prof.ü D. Talbot Rice Trabzon'daki Ortodoks manastır ve kiliselerini inceleyerek, fresklerin bir envanterini çıkartmıştır.
1980'li yıllarda başlayan restorasyon ve Manastır'ın içindeki molozların temizleme çalışmaları kısmen halen devam etmektedir. Restorasyon çalışmalarında yapının orijinalliği ne yazık ki çok fazla korunmamış sadece yapının sağlamlaştırılması düşünülmüştür.
15 Ağustos, Ortodokslar tarafından Meryem'in ölüm tarihi olarak kabul edildiği için bu tarihte Manastır etrafında bulunan tüm Hıristiyanların katıldığı kutlamalar yapılıyordu.15 Ağustos 2010 yılında ise İstanbul Ortodoks kilisesi Patriği Bartelemeus'un yönettiği bir ayinle yıllar sonra ibadete açıldı. En azından yılda bir ayin düzenlenmesine izin verildi.
Güzel ülkemin olağanüstü güzellikteki bu yerini hemen herkesin gezmesini isterim ama lütfen, hatta yalvarırım fersklerin üzerlerine yazı yazmadan. Ülkemizde bulunan tarihi eserler, aslında sadece bizim değil tüm dünyaya aittir ve bizlere sadece onları korumak ve bizden sonraki nesillere aktarmak düşer.
Baha ile iyi gezmeler...
Yolumuz Gümüşhane ve Bayburt' dan sonra Erzurum'a ulaşacak...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder