Bloğumun başlığını tekrar okumanızı rica ediyorum. Güneş Anadolu'dan doğar...Evet bu başlığımın haklılığını ortaya koyan bir kente doğru Hasankeyf'den Mardin'e doğru yola çıktık.
Bu kent üzerine yıllarca araştırmalar yapmış ve bir de çok güzel bir kitap yazmış meslektaşım Nükhet Everi'ye buradan teşekkürlerimi de iletiyorum. Onun güzel kitabında Mardin için kullandığı başlık ise "Güneş Ülkesi", bunun nedenini yazımda çok iyi anlayacaksınız. Mardin'i gezmeye gitmeden önce eğer bu kitabı okur ve hatta yanınıza alırsanız bu rehber kitapla muhteşem bir gezi yapacağını garanti ediyorum. Bu kadar reklam yeter yazımıza devam edelim...
Güneş Ülkesi bizlere tüm güzelliğini cömertçe sunmaya başladı, fotoğraf makinelerimiz de hazır. Hadi başlayalım o zaman ne duruyoruz!! Bu kentte fotoğraf çekmek hem çok kolay hem de bir hayli zordur. Güneşin ışıkları ve gölgeler...Bir taraf çok aydınlık iken diğer taraf daha karanlık olabilir. Aynı noktada her saat başı farklı fotolar çekebilir, ışık ve gölgelerle istediğiniz gibi oynayabilirsiniz.. Hele gün batımına doğru taşların üstüne yansıyan kızıllığa doyum olmaz. Gün batımından sonra hava iyice karardığı zaman aydınlanan ! kent sizlere başka bir güzel yanını daha gösterecektir.
Mardin kenti haritada da görüldüğü gibi iki çok önemli nehrin neredeyse tam ortasındadır. Dicle ve Fırat.. Yani iki nehir arası anlamına gelen Mezopotamya'nın tam ortasındayız. Hristiyanlığı ilk kabul eden Süryani toplumu, deniz seviyesinden 1100 bazen 1200 metre yükseklikte olan bu tepelik bölgeye "İnananlar Dağı" veya "Köleler Dağı" anlamına gelen "Tur Abdin" ismini vermiştir..
Mardin'den aşağı doğru baktığınız zaman, sanki ayağınızın altında uçsuz bucaksız bir boşluk var gibidir. Bu boşluk, sonsuzluğa uzanan Mezopotamya'dır. Akşam üzeri uçurtmalarını uçurmaya başlayan çocuklardan birinin uçurtmasına takılıp, Harran ovasında umarsızca dolaşmak istersiniz. Gecenin karanlığı ise, Harran Ovasının tamamını örtünce manzaramız değişir bu sefer; hiç gemisi olmayan ışıksız bir deniz hayal edersiniz Mezopotamya'nın ıssızlığının ortasında...
Bu topraklar bin yıllardır sayısız kültüre ve bir çok imparatorluğa ev sahibi olmuş kadim topraklardır. Hasankeyf, Göbekli Tepe, Hallan Çemi,Tell Açana ve son zamanlarda ismini duyurmaya başlayan Karahan Tepe Mezopotamya'nın insanlık tarihini 12.000 hatta 14.000 yıl öncesine taşımaktadır.
Güneşin yakıp kavurduğu ve iki muhteşem nehrin bu yakıcılığı azalttığı ve bu toprakların bereketli topraklara dönüştüğü yerdir Mezopotamya. Tam da bu yüzden yarım ay şeklinde uzanan bu bölgeye "Bereketli Hilal " denmiştir. Güneş ve Su bu bölgeyi zenginleştirmiş ve bir çok ulus bu topraklarda yaşam sürmüştür. Sadece yaşamakla yetinmemişler Güneş'e ve Ay'a olan saygılarından dolayı onlar için tapınaklar da inşa etmişlerdir. Mezopotamya'nın zenginliği aynı zamanda bir çok savaşı da beraberinde getirmiştir. İlk buğday bu topraklarda yetişmiş ve göçebe toplumlar ilk olarak bu bölgede hayvanları evcilleştirmiş ve kalıcı köyler iskan etmeye başlamıştır.
Mezopotamya’da çok sayıda tahıl tanrıçası kabul görmüş ve genellikle silindir mühürler üzerinde betimlenmiştir. Ninlil, Ninbarsheghunu ve Nissaba, mühürlerde, ekinlerin üstüne oturmuş ya da ellerinde tahıl sapları tutar şekilde betimlenir.
Tarihi bulgular bizleri binlerce yıl öncesine götürse de tam olarak bilinmez tarihi bu toprakların.
Mardin'in ismi de tarihçesi gibi belirsizdir. Bir çok anlatım, bir çok gizemli hikaye bulabilirsiniz ama gerçeğe ulaşmak bir hayli zordur.
Bazı tarihçilere göre bu isim Süryanice "Merdo" dan gelmektedir. Bu sözcük "Kale" anlamında tekil bir söcüktür. Çoğulu, yani "kaleler" ise "Merdin" olarak ifade edilir. Bazılarına göre ise ermenice "Mardi" sözcüğünden kaynaklanır. Hammer'in anlatımına göre ise bu bölgede "Marde" adında ki bir kavim kente ismini vermiştir. Kimileri ise arap "Mardani" kabilesinden geldiğini söyler... Okuduğunuz gibi daha bir çok örnek bulabilirim ama Cumhuriyet Dönemi ile, son olarak Mardin ismi kabul edilmiştir.
Mardin, mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile zamanın kurduğu izlenimini veren, Güneydoğu’nun şiirsel kentlerinden biridir. Bölgede yapılan kazılarda, M.Ö. 4500'den başlayarak klasik anlamda yerleşim gördüğü belirlenen Mardin; Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitanni, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Makedonya, Abgar, Roma, Doğu Roma, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı döneminden birçok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş önemli bir açık hava müzesidir. Şehirde bilimsel kazı yapılacak pek çok önemli alan vardır. Bu kazılar sonucunda şehrin tarihinin daha iyi ortaya konulması imkânı yaratılmış olacaktır…
Mardin'in ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmiyorsa da, eski Yakındoğu tarihine göre, şehrin geçmişi Subariler zamanına kadar dayanmaktadır. Alman Arkeolog Baron Marva Oppenheim, 1911-1929 yılları arasında yaptığı kazılarda elde ettiği sonuçlara göre, Subariler'in M.Ö. 4500- 3500 yılları arasında Mezopotamya’da yaşadıklarını tespit etmiş olup, buna kanıt olarak da Sümer ve Babil katları arasında bulunan kiremitleri göstermiştir. Ayrıca, Gırnavaz Ören Yeri’nde 1932 yılında başlayıp 1991 yılına kadar sürdürülen arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda, Gırnavaz'ın M.Ö. 4000'den, M.Ö. 7. yüzyıla kadar sürekli olarak yerleşim alanı olduğu anlaşılmaktadır.
M.Ö. 4000 sonlarına tarihlenen Geç Uruk Devri, Gırnavaz kalıntılarının en alt kültür tabakasını oluşturmaktadır. Bu kültür tabakasının üzerinde yer alan Er Hanedanlar Devri mimari tabakaları, daha çok ölü gömme adetleri açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Tespit edilen mezarlara göre, ölüler bu devirde eski Mezopotamya geleneklerine göre açılan çukurlara, dizleri karınlarına çekik olarak yatırılmakta, daha sonra yakılan hafif ateşle manevi temizlik sağlanarak dünyevi ilişkileri kesilip, çukurlar kapatılmaktaydı. Mezar içinde şahsi eşya olarak metal silahlar ve süs eşyaları, mühürler, kült ve seramik kap örnekleri çok sayıda tespit edilmiştir…
Sümer Kralı Lugarzergiz, M.Ö. 2850 yılında Akdeniz'e kadar uzandığı seferinde Mardin'i hakimiyeti altına almıştır. Şehircilik, sulama ve tarım alanlarında ileri bir seviyeye ulaşan Sümerler, geniş fetihler sonucu güçlerini kaybedince, 30 yıl sonra, M.Ö. 2820’de Mardin'i Akadlar'a bırakmışlardır. Akadlar, M.Ö. 2500 yıllarında Sümerler'le anlaşarak, Akad-Sümer Devleti’ni kurmuşlardır. Amuri ailesinin altıncı ferdi olan Hamurabi, Sümer topraklarını Babil'in idaresi altına alınca bu kez Babil Devleti'ni (M.Ö. 2200-1925) kurmuş, ardından yukarı Mezopotamya'ya saldırınca, Mardin'i istila ederek topraklarına katmıştır.
M.Ö.1925 yılında Mardin'i işgal eden Hititler, bir yıl sonra şehri terk etmişlerdir. Daha sonra, İran dolaylarından gelen Ari ırkından Med'ler, Mardin ve çevresini ele geçirmiştir. 500 yıl hüküm süren Med'ler, bilinmeyen bir sebepten Mısırlılara vergiye bağlanmışlar, ve bir Med prensesini de Mısır firavunu ile evlendirmişlerdir. M.Ö. 1367 yılında Med'ler arasında iç savaş çıkmış, bunu fırsat bilen Asur Kralı Asuri Balit, Mardin ve çevresini topraklarına katmıştır.
M.Ö. 1190'da Anadolu'dan gelen bazı Ari ırkı kavimleri Mardin'i almışlardır. 60 yıl sonra Asurlu I. Tıplalpalasır; Sincar, Nusaybin ve Mardin'den geçerek, 20 bin Maşiki kuvvetinin koruduğu Kemecin'e saldırıp onları yendikten sonra, Mardin ve çevresini tekrar ele geçirmiştir. M.Ö. 1060'da, I.Asurnasırbal zamanında Hititler birleşerek Gılganuş yakınlarında Asurlular'ı yenmişlerdir. Mardin, Asurlular’ın tekrar kuvvetlenmeleri üzerine Asur hâkimiyetine girmiştir.
Diğer şehirlerin hikayelerinde okuduğumuz gibi, Mardin şehri de birçok kez fethedildi ve hemen hemen tüm medeniyetler kısa bir süre veya en az birkaç yüzyıl boyunca hüküm sürdü.
Tarihte yolculuğumuza devam edelim... Bakalım bundan sonraki medeniyetler neler olacak...
MÖ 800 yılına kadar Asurluların elinde kalan Mardin, daha sonra Urartu Krallığı'nın egemenliğine girmiş ve Kral Mimes zamanında 50 yıl Urartu egemenliğinde kalmıştır.
Büyük İskender Mısır'ı aldıktan sonra, M.Ö. 335 yılında İran'a gitmek için Mezopotamya'ya gelerek Mardin'den geçer. Buraları da istila eden İskender'in, M.Ö. 28 Mayıs 323 tarihinde Babil'de ! ölümünden sonra, devlet İskender’in komutanları arasında pay edilir. Mardin doğu bölümünde kaldığı için M.Ö. 311’de Nikator denilen General Seleukos'un eline geçmiş olur…
M.Ö 131’de, Mardin ve çevresi, Urfa Krallığı (Abgarlar) topraklarına katılmıştır. M.S. 249'da Roma Hükümdarı Filibos, saltanatının beşinci yılında bir isyan başlatıp, IX. Abgar'ı memleketten kovmuş, ve şehrin valiliğine de Hapsi oğlu Uralyonos tayin edilmiştir. Bu arada Mardin' de Urfa'ya bağlı olduğu için Roma egemenliğine girmiştir. M.S. 250 yılında Dakiyos, Pers ülkesini zapt etmiş, bu sırada tahribat gören Nusaybin'i onarmıştır. 330 yılında ateşe ve güneşe tapan Kral Şad Buhari, rahatsızlığı nedeniyle Mardin Kalesi’nde kalır. Kalede kaldığı süre içerisinde iyi olunca, kendisine bir saray yaptırıp 12 yıl boyunca burada yaşar… Daha sonra Kral, memleketi Pers'ten birçok asker ve sivil getirip onları Mardin'e yerleştirir. 442 yılına kadar getirilen insanlar vasıtasıyla şehirde birçok gelişme olur. 442 yılında halkı kasıp kavuran amansız bir veba salgını ise şehri yaşanmaz hale getirir.
Yaklaşık 100 sene sonra Ursiyanos adlı Romalı bir kumandan, büyük bir ekiple Mardin'i 47 yılda inşa etmeyi başarır ve halkın tekrar buraya gelmesini sağlar. Bu süre içinde Perslerin ünlü merkezleri olan Dara kentini yeniden inşa edilmiştir. Doğu Romalılar 640 yılında Hazreti Ömer'in kumandanlarından İlyas Bin Ganem'in işgaline kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir.
Mardin ve çevresi, 692'de Emevi'lerin, 824'te Halife Memnun zamanında Abbasilerin hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde İslamiyet hızla yayılmıştır. 885-978 yılları arasında buralarda hüküm süren Hamdani'lerin kaleyi kesin olarak zapt edişleri 895 yılına rastlar. Doğal olan kalenin bazı yerlerine surlar yaptırarak bazı yerlerini de onararak günümüze kadar dimdik kalmasını sağladılar…
990 yılında, ancak Musul'da tutunabilen Hamdani'lerin topraklarını birer birer ele geçiren Mervaniler, Mardin'i de zapt ederler. Mardin ve çevresinde çarşılar, camiler yaptırarak, onarımlarla İpek Yolu üzerinde bulunan bu önemli şehri ticari açıdan canlandırırlar. Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra Türklerin Anadolu'ya ulaşan akınları neticesinde gittikçe zayıflayan Mervaniler Devleti, Nusaybin'de 1089'da Selçuklulara yenilerek onların hakimiyeti altına girer.
Artuklular'an İl Gazi Bey Mardin'i 1105'te ele geçirerek devletin başkenti yapar. Halep'i aldığı gibi, Haçlılara karşı giriştiği mücadeleler sayesinde de İl Gazi Bey büyük ün kazanır. Bu mücadeleler sırasında, Antakya Haçlı Prensi Roger'i yenerek Silvan'ı ele geçirir. İl Gazi'nin ölümünden sonra oğulları ve yeğenleri devletin basına geçerek Diyarbakır ile Harput Kalesi ve civarına hakim olup, Haçlıları, Frankları, Urfa Kontu'nu, Birecik Haçlı Senyörünü ve Kudüs Kralı Bodven'i yenerek büyük başarı kazanırlar. Böylece Artuklular bölgede büyük bir devlet kurarlar. Bu devletin 304 yıllık egemenliği sürecinde çok sayıda cami, medrese, hamam ve kervansaray yapılmış olup, birçok cami, medrese ve manastır onarılmıştır.
Timur, Artuklular döneminde 1393'te Mardin Kalesi’ni kuşatıp işgal etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Timur 1395 yılının Ramazan ayında Mardin'i almak için yeni bir kuşatma hazırlığına Kızıltepe'de otağı kurarak başlar. Mardin halkı kaleye sığınarak Timur'un şiddetli hücumlarına karşı koymak suretiyle o zamanın en büyük ordusu ve hükümdarını başarısızlığa uğratır. Artuklular halkın bu başarısından dolayı Mardin'i onarma faaliyetine girişirler. 15. yüzyılda güçlenen Karakoyunluların, bu devleti ortadan kaldırmak için Mardin'i kuşatması bu girişimleri aksatır. 1409'da halk bu kuşatmaya daha fazla dayanamayarak yapılan anlaşma gereği şehrin kalesini Karakoyunlulara teslim eder.
Mardin Karakoyunluların egemenliğinde 61 yıl kalır. Bu süreç içerisinde aşiretler ayaklanarak Karakoyunluların rejimine karşı koyarlar ve zaman zaman devlet yönetimini ele geçirirler. Karakoyunluları 1462 yılında yenen Akkoyunlular kalenin egemenliğini de ele geçirirler. Bu dönemde Mardin'e Paşa olarak gelen Kasım Bey, Timur'un yakıp yıktığı şehri ve kaleyi onarmaya girişir, bu başarılı çalışmasını taçlandıran, bu güne kadar ihtişamla ayakta durmayı başaran Kasım Paşa Medresesi’ni yaptırır.
16.yüzyılın başında Akkoyunluları egemenliğine alan Şah İsmail, güçlü bir Şii devleti kurmayı başarır. Bu dönemde Anadolu'ya girip Şiiliği kabul etmeyenleri zalimce öldürmekten geri kalmaz. Bu durumu gören Mardin hakimi, şehri ve halkı zulme ve yağmaya karşı korumak için kalenin anahtarını kan dökmeden Şah İsmail'e teslim eder.
Mardin'in kesin olarak Osmanlıların eline geçmesi Mısır seferini düzenleyen Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşmiştir. Diyarbakır (Amid) Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa ve Kürt Bilgini İdris-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim'in emriyle 1516'da Mardin ve kalesini dokuz aydan fazla kuşatmış, çeşitli illerden gönderilen Osmanlı takviye kuvvetleri, Doğu Anadolu'dan gelen Kürt Beylerinin kuvvetleriyle birleşerek kaleye defalarca saldırılar düzenlemiştir. Ancak halkın kahramanca karşı koyması, iki tarafın da zor günler geçirmesine neden olmuştur. Kartal Yuvasına yardım beklentisi boşa çıkınca, Bıyıklı Mehmet Paşa ve İdris-i Bitlisi 7 Nisan l5l7’de Mısır'da bulunan Yavuz Sultan Selim'e kaleye girmiş olduklarının müjdesini vererek sultanı çok sevindirmişlerdir.
1517 yılında Mardin ve yöresi Osmanlı topraklarına katılmış, bir sancak durumunda Diyarbakır Beylerbeyliğine bağlanmıştır. 1518’de Mardin Sancağı, Merkez kazası ile Savur ve Nusaybin nahiyelerinden oluşmaktaydı. Mardin, uzun müddet Diyarbakır-Bağdat ile Musul'un Sancağı durumunda kalmıştır. Mardin sancağında halk göçebe ve yerleşik olarak iki bölüme ayrılmaktaydı. Yerleşik halk inançları açısından Yahudiler, Hıristiyanlar (Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler), Müslümanlar ve bir kısım Şemsilerden (Güneşe tapanlar) oluşuyordu.
Osmanlı Devleti 16. Yüzyılda zirveye çıkmasına rağmen daha sonraları, geçmişte Osmanlı Devleti’ni iyi yöneten İdarenin daha sonraları modernize edilmemesi, dahili ve harici sebepler, devleti kurtarmak için gerekli etkin reformların yapılmamış olması yüzünden gerilemeye başladı. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran harici sebepler ise, ticaret yollarının yön değiştirmesi, endüstriyel devrimi gerçekleştirememesi, modern askeri teknikleri uygulamadaki gecikmeler beraberinde çöküşü getirdi. Osmanlı Devleti’ndeki entegrasyonun bozulmasının bir başka önemli nedeni de Fransız Devriminden sonra baş gösteren ayrılıkçı ve milliyetçi akımlar olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sykes-Picot Anlaşması (16 Mayıs 1916) ile birlikte Osmanlı Devleti’nin parçalanmak istenmesi sonucunda aralarında Mardin’in de bulunduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin İngiliz ve Fransız Güçleri arasında paylaşılması hedeflenmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın gayretleriyle, Mardin, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nden (23 Nisan 1920) ve Cumhuriyet’in 1923’te ilanından önce işgale karşı şiddetle karşı çıkmıştır.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ: Genel olarak tamamen bağımsızlığı hedefleyen Misak-ı Milli yayınlandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasından sonra olağanüstü yetkilerle Ankara’daki Meclis’e katılmak üzere Türkiye’nin her ilinden beşer milletvekili seçilmesi için seçim kararı açıklandı. Yeni seçilen üyelere ek olarak, İstanbul Meclisi’ndeki üyelerin de, Ankara’da yeni oluşturulan Meclise katılmaları için davet edildiler. Bunun üzerine, İstanbul Meclisi üyesi olarak 1919’da Mardin’den seçilen Derviş Vural da Ankara’da yeni oluşturulan meclise katıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Mardin, bu ülkenin önemli bir kenti oldu.
Sevgili okuyucularım bazıları için uzun ve sıkıcı olabilir fakat bir kentin tarihçesini yazmak, derlemek gerçekten çok zor ve bu topraklarda insan yaşamının izleri yaklaşık 50.000 yıl öncesine kadar uzanıyorsa bu iş daha da zorlaşıyor.
Mardin kenti de bu kentler arasında başı çeken kentlerden biridir. Çok kültürlü ve çok dilli ve çok dinli bir kent olan Mardin bu zenginliğini mimari yapılarında da biz gezginlere bir görsel şölen olarak sunuyor. Bir kenti yakından tanımanın en kolay yanı yürümektir. Mardin binlerce yıldır yaşayan bir kenttir ve eğer yürüyerek gezmezseniz çok şey kaybedersiniz.
Dünyanın hangi şehrinde bir lise binası ya da bir postane binasını gezmek istersiniz? İşte bu kentte bu binaları da gezmelisiniz. Bu kadim kentte üç beş adım attıktan sonra kendinizi onlardan biri gibi hissetmeye başlarsınız. Neden mi; sizin turist olduğunuzu anladıkları zaman sizlere gösterdikleri yakınlık o kadar güzeldir ki ister istemez Mardinlilerle kaynaşmaya başlarsınız...Biraz daha yürüdüğünüz de ise nerli olduğunuzun hatta hangi dili konuştuğunuzun bir anlamı kalmaz çünkü çoktan anlaşmaya başlamışsınızdır. Bir bakmışınız bir eski berbere girmiş türk usulü ya da arap ya da süryani farketmez ama traş oluyorsunuz...Hele o kafaya yapılan masaj unutulmaz değil mi..?? Kadınlar ise çoktan renkli sabunları keşfetmişler hangisinden alacaklarını aralarında tartışıyorlar...Biri oradan sesleniyor bu ne beyaz kiraz mı ben hayatımda görmedim böyle bir şey diyor...Guruptan bazıları ise artık yok olmaya başlamış telkari ustalarının son eserlerine hayranlıkla bakıyor...
Hadi bakalım artık şu şehri iyice gezmenin vakti geldi...Biraz seçici olalım ayrıca henüz daha enerjimiz varken İsa Bey Medresesine tırmanmaya başlayalım...
Sultan İsa Medresesi ya da Zinciriye adı ile de anılan medrese, Mardin’de hüküm süren son Artuklu Sultanı Melik Necmettin İsa bin Muzaffer Davud bin El Melik Salih tarafından 1385 yılında yaptırılmıştır. İlk defa Mardin’de görülen Timur ve ordusu ile savaşmış olan Melik Necmeddin İsa bir süre bu medresede hapsedilmiştir.
Sultan İsa Medresesi, doğu ve batı uçlarındaki dilimli kubbeleri ve doğu tarafına rastlayan yüksek anıtsal portali ile çok uzaklardan bile dikkati çeker. Dikdörtgen ve geniş bir alanı kaplamakta olan yapı, iki kat üzerinde avlu, cami, türbe ve çeşitli ek mekânlardan meydana gelir. Portalden girince yıldız tonozla örtülü bir bölüme çıkılır. Batısında ise cami ile birlikte avluya açılan bir koridor vardır. Koridorun güneyindeki cami mekânının ortasında mukarnaslı tromplu bir kubbe yer alır. Mihrabın etrafı kakma motiflerle işlenmiştir. Minber kesme taştan yapılmıştır. Avlunun batısındaki eyvandan ise türbe olduğu anlaşılan ve kubbe ile örtülü mekâna geçilir. Üst kat daha çok küçük oda mekânlarından oluşmaktadır. Bunlar bir zamanlar medresede okuyan kişilerin odacıklarıdır.
Neyse ki her tırmanıştan sonra bir iniş vardır ve Ulu camiye ulaşmak için daracık sokaklardan kaybolmadan "çünkü rehberiniz benim" ilerleyerek camiye ulaşıyoruz.
Artuklu Dönemi mimari örneklerinden, dilimli kubbesi ve minaresiyle Mardin’in sembolü olan Mardin Ulu Cami kayıtlara göre iki minareli inşa edilmiştir. Caminin bugün mevcut olan tek minaresinin kare kaidesindeki yazıt, yapım tarihini 1176 olarak vermektedir, fakat bugünkü minare 1888/1889 yıllarında yeni ve eklektik bir üslupla yapılmıştır. Bazı Süryani yazarlar kiliseden çevrildiğini söylerler. Yapı kiliseden çevrilmemiş olsa bile, yerinde eski bir kilisenin bulunması muhtemeldir.
Yapı 12'nci yüzyıl Artuklu Dönemi mimarisinin temel özelliklerini yansıtır. Erken dönemde özellikle güneydoğuda meydana çıkan, mihrap önü kubbeli enine gelişen cami plan ve formunun çok önemli bir örneğidir. Yapının malzemesi düzgün kesme taştır. Ulu Cami’nin kubbesi dıştan yivleme tekniğiyle yapılmıştır. İlk olarak bu binada kullanılmış ve sonraları Mardin’de gelenek halini almıştır ki bazı geç dönem Artuklu yapılarında da karakteristik bir özellik olmuştur. Caminin dikdörtgen avlusu kuzeyinde kalır. Avlunun güneyinde mihrap duvarına paralel, beşik tonozlu üç neften oluşan, mihrap duvarına yakın iki nefin kubbe ile kesildiği, enine gelişmiş, mihrap önü kubbeli bir şema görülür. Bu şema, aynı zamanda, çevredeki birçok yapı tarafından taklit edilmiş bir modeldir.
Kervansaraylar, medreseler, kliseler, camiler, alışveriş mekanları ve bir zamanlar kentte yaşayan çok varlıklı ailelerin muhteşem malikaneleri...her köşede bir başka güzellik...fotoğraf çekmeye devam...oturduğumuz yerde bu yazıyı okuyarak fotoğraf çekmek olanaksız ama ben sizler için bazı örnekler sunuyorum...
Ulu Cami'yi gezdikten sonra kentin kendisi zaten bir açık ahava müzesi gibi olan Mardin Müzesini ziyaret ediyoruz...
Cumhuriyet Meydanı’nın kuzeyinde bir grup Süryani evinin arasında bulunan Müze binası, binanın doğu tarafına bitişik olan Meryem Ana Kilisesi’nin Müzeye bakan kapalı portalındakı kitabeye göre 1895 yılında Antakya Patriği İgnatios Behnam Banni tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak yaptırılmıştır. Uzun bir süre dini amaçlı hizmet veren yapı, daha sonraları askeri garnizon, çeşitli siyasi partilerin merkezi, kooperatif binası, sağlık ocağı ve polis karakolu olarak kullanılmıştır. Bina’yı Süryani Katolik Vakfından satın alan Kültür Bakanlığı restorasyon yapmış, 2000 yılında Mardin Müzesi’ni Zinciriye Medresesi’nden alarak bu binaya taşımıştır. Müze binası, kurulu bulunduğu alandaki arazi eğiminin ve parsel derinliğinin fazla olması nedeniyle tasarımın teraslamalar biçiminde üç kat olarak gerçekleşmesine neden olmuştur. 1947 yılından beri hizmet veren Mardin Müzesi, bünyesinde bulunan eserlerin çeşitliliği ile de oldukça dikkat çekicidir. Şırnak, Batman, Siirt gibi illerimizde müze bulunmadığından buradaki eserlerin korunup sergilenmesi için de çalışmalar sürdüren müzede Paleolitik Çağdan MS 19.yy’a kadar olan dönemleri kapsayan buluntular sergilenmektedir. Müze’nin üç adet kapalı teşhir salonu ve iki adet açık teşhir alanı bulunmaktadır.
Bu güzel müzeden sonra biraz daha yürümeliyiz...Birazdan karşımıza tüm güzelliği ile Kasımiye Medresesi çıkacak
Günümüze kadar mükemmel yapısıyla ayakta kalabilen medresenin yapımına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah döneminde 1457-1502 yıllarında tamamlanmıştır. İki katlı, kubbeli, tek ve açık avlulu medresenin inşasında düzgün kesme taş kullanılmıştır. Plan özellikleri, taş işçiliği ve süsleme motifleri bakımından ilgi çeken yapı, cami ve türbe ile birlikte külliye içerisinde yer almaktadır. Medresenin avlusunda bir çeşme ve büyükçe bir havuz bulunmaktadır. Güneyde ovaya açık bir cepheye sahip olan medrese, Mardin yapılarının en büyüklerindendir. Açık medrese tipinde, tek bir avlu etrafında düzenlenmiş, iki katlı ve tek eyvanlıdır. Kesme taş ve tuğlalardan yapılmıştır.
Güney cephesinden, bir taç kapının bağladığı beşik tonozlu bir koridordan geçilerek girilir. Batısında diğer kısımlarla girişi aynı olan, bağımsız bir mescit mekânı vardır. Doğuda iki kat boyunca yükselen camisi mevcuttur. Portalden girilen revaklı büyük avlunun etrafında, iki kat üzerine revaklar arasına dizilmiş hücrelerden oluşmaktadır. Avlunun kuzeyinde, ikinci katı da kesen büyük eyvan ve onun önünde bir havuz mevcuttur. Burası tek başına bir medrese olarak değil bir külliye gibi düşünülmüş olmalıdır. Yanında bulunan zaviye-türbe bunun kanıtıdır.
Külliyenin avlusunda bulunan havuzun ve bu havuza suyu taşıyan çeşmenin çok ilginç bir hikayesi vardır...
Medresenin çeşmeden havuza akan suyun akışı ile doğumdan ölüme kadar insan hayatı ve sonrası simgelenmiştir. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer gençliği, ince uzun oluk olgunluğu ve suların bir havuzda toplanması ise ölümü temsil eder.
Deyrulzafaran Manastırı...
Kentten biraz uzaklaşıp muhteşem bir manastırı gezmek için yola çıkalım. Kiliselerin aksine, manastırlar keşişlerin tek başlarına sessizce dua edecekleri kent merkezlerinden uzak yerlerdir. Ve bizler de yaklaşık 4 km uzaktaki manastıra gidiyoruz. Uzaktan bakıldığında bile ne kadar haşmetli bir manastıra varacağımızı anlıyoruz. Bahçede organize edilmiş çok güzel manzaralı bir kafeteryada safran çayımızla süryani kekini yiyerek giriş zamanını bekliyoruz.
Üç kattan oluşan Manastır 5'inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18'inci yüzyılda kavuşmuştur. Manastır ilk olarak Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılar tarafından kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edildi. Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun, bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirdi.
Bu nedenle Manastır, önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyordu. Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir tadilat yapmasından sonra Manastır onun adıyla, Mor Hananyo Manastırı olarak bilindi. 15. yüzyıldan sonra da Manastır’ın etrafında yetişen safran bitkisinden dolayı Manastır, Deyrulzafaran adı ile anılmaya başlandı. Yüzyıllar boyu safran bitkisi yetiştiren keşişler manastır için gelir elde etmişlerdir. Bu manastırda üretilen safran İtalya'nın San Gimignano kasabasına bile ulaşmıştır. Çok ilginçtir kasabanın tam girişinde sağ tarafta bulunan bir dükkanda safran halen satılmaktadır. Bana inanmayan varsa gidip bakabilir!!!
Güneş ışıktır, aydınlıktır, güneş mutluluktur, güneş hayattır...
ve şimdi GÜNEŞ TAPINAĞI'na giriyoruz...
Manastıra girmek için merdivenlerden yukarı çıktıktan sonra, avluya ulaşmadan, hemen önce sağdaki dar bir merdivenden inerek zaman yolculuğuna başlıyoruz. Bu yapının kesin kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte milattan önceki yıllara hatta Mardin'in kuruluşuna kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Tapınak o zamanlar "Güneş Tapınağı" olarak kullanılıyordu. Güneş Tapınağı, Mor Hananyo kilisesinin doğu köşesinde yer alır ve iki bölümden oluşur. Giriş kısmı beşik tonoz şeklinde oyulmuş taşlardan yapılmış olup, yüzeyi 25 metrekaredir.
İkinci kısım 51,5 metrekare olup, oldukça ilginç bir tavan yapısına sahiptir. Tavanı oluşturan yassı ve iri taşlar "V" şeklinde geometrik bir yapıya sahip olup harç, kum, kireç ve benzeri malzemeler kullanılmadan yan yana getirilip sıkıştırılmıştır. Yani başınızın hemen üstünde tonlarca ağırlıkta taşlardan oluşan ve sadece sıkıştırma tekniği ile yapılmış bir tavan bulunmaktadır. Tapınağın doğu ve güney cephelerinde yer alan iki kemerin amacı bilinmemekle birlikte sunak yerleri olduğu tahmin edilmektedir. Güneş Tapınağı'nın doğu tarafında da güneş ışınlarının içeri girmesini sağlayan küçük bir açıklık vardır.
Bir kez daha güneşi selamlıyoruz ve "Azizler Evi"ne doğru merdivenleri çıkıyoruz.
Azizler Evi (Beth Kadıze)
Aziz Hananyo Kilisesi'nin güneydoğu cephesindeki kubbeli yapıdır. Yüksekliği 10.5 metre, genişliği ise 5.4 metredir. Bu binanın tarihi, manastırın kurulduğu 5. yüzyıla kadar uzanıyor. Ancak dış kısımlar 1884 yılında Patrik IV Peter tarafından onarılmıştır.
Burada bazı azizlerin kemiklerinin yanı sıra manastırda görev yapmış bazı patrik ve metropolitlerin de gömülü olduğu görülmektedir. Burada bulunan 7 nişin 4'ü metropolitlere, 3'ü ise patriklere aittir. Patriklere adanan mezarların üzerindeki mermer kitabede, Patrik II. Cercis (1708) ve 4. Patrik Petrus'un (1895) ölüm tarihleri yazılıdır. Kuzey metropollerine tahsis edilen diğer türbelerin üzerinde 1846 yılında vefat eden Deyrulzafaran Mor Grigoriyos Behnam Metropoliti ile 1969 yılında vefat eden Mardin Metropoliti Mor Filüksinos Hanna Dalabani'nin ölüm tarihleri yazılıdır. Bu bölümde göze çarpan bir diğer şey ise iç mekanlardaki taş motifleridir. Burada bulunan bir vazo ve vazodan çıkan iki asma çubuk ve üzüm salkımlarının figürleri hemen dikkat çekiyor. Yapının batı duvarındaki yarım daire biçimli nişlere deniz kabuğu figürleri işlenmiştir. Binanın ön kapısının üst kısmında yunuslarla çevrili bir haç vardır.
Ebediyete intikal etmiş tüm insanları huzur içinde bırakıp manastırın kilise bölümüne geçelim...
Mor Hananyo Kilisesi...
Kilise, Doğu Roma imparatoru Anastasius döneminde MS 491-518 yılları arasında, Süryani mimarlar Theodosius ve Theodore kardeşler tarafından yaptırılmıştır. Kilisenin genişliği 12,3 metre, yüksekliği 17,7 metre ve yüzölçümü 271 metrekaredir. Haç şeklinde bir kubbeye sahip olduğu için bu kiliseye Kubbe Kilisesi de denilmektedir. Kilisenin dış cephesinin üst kısmında çeşitli hayvan figürlerini betimleyen resimler dikkat çekicidir. Kilisenin iç duvarları İncil'den hikayeleri betimleyen fresklerle süslenmiştir, ancak bunlardan hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Günümüze ulaşan fresk kilisenin güney tarafında kalmıştır. Fresk, 793 yılında Manastırda büyük bir restorasyon geçiren Aziz Hananyo'yu tasvir ediyor. Fresk uzunluğu 270 cm, genişliği 66 cm'dir.
Kilisenin kuzey ve güney apsislerindeki "kduşkudşinler" (ritüel eşyaların tutulduğu alan) ahşaptan yapılmış olup 1699 yılında yapılmıştır. Orta ana apsisteki kduşkudsin 1941 yılında yanmıştır, sadece iki sütun kalmıştır.
Sütunlar üzerindeki Süryanice kitabeden apsisin 793 yılında Mardin Metropoliti ve Kefertüth Aziz Hananyo tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Bugünkü kduşkudşin, 1942 yılında Mardin ve Midyatlı Asurlu taş ustaları tarafından sarı ve kesme taşlar kullanılarak yaptırılmıştır. Kilisenin ana apsisli bölümünde iki kürsü bulunmaktadır. Kilisenin kuzeyindeki minber cevizden yapılmıştır ve 350 yıllık olduğu tahmin edilmektedir. Bu kürsü patrikler tarafından kullanılmaktadır. Güney kürsü metropolitlere ait olup fildişinden yapılmıştır ve 500 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Kilisenin batı cephesindeki ceviz ağacından yapılmış kapısı 500 yaşındadır. Kapının dışında Aziz Balay'ın Süryanice yazılmış bir şiiri ve Davut peygamberin mezmurlarından kısa bir pasaj var.
Bu kilise de, altarı süsleyen kumaşlar üzerine resimler Mardinli Nasra teyzemizi de anmadan geçemeyeceğim. Yaptığı eserlerle kiliseleri daha değerli hale getiren Nasra teyze sadece Mardin'de değil bence dünyada tek idi. 2016 yılında kaybettik, Allah rahmet eylesin...
Mor Hananyo Kilisesinden ayrılıp hemen yanındaki Meryem Ana kilisesine gidiyoruz.
Ana avlunun kuzeydoğusunda kalan Meryem Ana Kilisesi, Manastır’ın ilk kilisesi olarak kabul edilmektedir. Patrik 2. Cercis döneminde (1686-1708) Kilise’nin bir kısmı onarımdan geçmiştir. 153 metrekarelik bir alana sahiptir. Apsis kısmında Doğu Roma dönemine ait mozaikler mevcut olup tavanlar ve duvarların bir kısmı da Doğu Roma tarzında pişmiş tuğladan yapılmıştır. Kilise’nin içinde 1699 yılında el işçiliğiyle yapılmış 3 kduşkudşin ve 3 ahşap kapı bulunmaktadır. Bu kapıların üzerin de Davut peygamberin mezmurlarından Süryani dilinde yazılmış mısralar bulunmaktadır. Bu binada yetişkinlere ait sekizgen bir vaftiz kurnası dikkat çekiyor. Bu kilise günümüzde de vaftiz törenleri için kullanılmaktadır. Meryem Ana kilisesinin içi, manastır için çok önemli objeleri de barındıran bir müze gibidir. Bu önemli objeler arasında bir de baskı makinesi bulunmaktadır.
Kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, iç ve dış mekanlardaki taş nakışları ile insanın ilgisini çeken Deyrulzafaran Manastırı, uzun tarihi boyunca Süryani Kilisesi’nin dini eğitim merkezlerinden biriydi. Bölgeye ilk matbaayı getiren kişi de yine bu Manastır’da patriklik yapan ve 1895’te vefat eden 4. Petrus’tur. 1874 yılında İngiltere’ye yaptığı bir ziyaret sırasında satın aldığı matbaayı 1876 yılında manastıra getirtti. Matbaada 1969 yılına kadar başta Süryanice olmak üzere Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar ile 1953’e kadar Öz Hikmet adında aylık bir dergi basılıyordu. Matbaadan geriye kalan parçaların bir kısmı manastırda diğer bir kısmı da Mardin’deki Kırklar Kilisesi’nde sergilenmektedir.
Manastır bugün de Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biridir. Mardin Metropoliti’nin ikametgahı olan Deyrulzafaran Manastırı, dünyanın dört bir yanına dağılmış Süryaniler tarafından dua ve bereket almak için ziyaret edilir. Yine binlerce yerli ve yabancı turist, kısa veya uzun bir yol kat ederek manastırı ziyaret etmektedirler.
Bu son bölüm olan " Mardin'de insanlar, inançlar ve diller" adlı bölümü Nükhet Everi'nin "Güneş Ülkesi" adlı kitabından izin alarak bloğumda yazdım. Kendisine bir kez daha teşekkürü bir borç bilirim.
Mardin de insanlar, inançlar ve diller...
Mardin coğrafi konumu sebebiyle tarih boyunca birçok kavmin, etnik grubun ve dinsel cemaatin yurdu olmuştur.
Hristiyanlığın ön tarihi sayılabilecek pek çok gelişmeyi yaşamış olan bölge monofizit kiliseleri doğurmuş, Doğu Hıristiyanlığının hayatı burada yoğunlaşmış "İsa'nın Dili" olarak bilinen Aramca bölgenin otantik dillerinden biri olmuştur. Hint-Avrupa dillerinin ve Semitik dillerin konuşulduğu bölgeler Mardin'de birbirinin içine geçer. İleri ortaçağda bölgeye hakim olmuş büyük hanedanların (Zengi, Eyyubi gibi) bölgede etkisi büyük olmuştur. Doğu Anadolu'da kurumlaşmış en büyük Türkmen hanedanları (Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu) Mardin'i Mezopotamya ve Doğu Anadolu siyasal ve kültürel tarihinde önemli bir merkez haline getirmiştir.
Kürt kültürü ve siyasal hareketleri açısından da önem taşır bölge. Yezidilik halen bölgede izlerini korumaktadır. Kürt edebi kültürünün en önemli eseri olarak bilinen, Ehmede Xani'nin Mem u' Zin destanı Cizre kökenlidir. İlk büyük "Kürt ayaklanması" sayılabilecek Bedirhan ayaklanması bölgede olmuştur ve bu ayaklanmaya adını veren Bedirhan hanedanı bu bölgedendir. Bu aile aynı zamanda saygın kürt entellektüellerini de yetiştirmiştir.
Birçok arkaik inanç ve din Mardin'de çok uzun zaman bir arada yaşamıştır. Bunlar arasında güneşe ve ateşe tapaların dini olan Şemsilik kimilerinin islamiyetten sapma kimilerinin kürt dini saydığı "şeytanı melek sananlar" dini olan yezidilik çeşitli hıristiyan ve islam mezhepleri ile yahudilik bulunur.
Süryani ortodokslar bugün bölgede yaşayan hıristiyan cemaatlarin başında gelir. Ağırlıklı olarak Midyat çevresindeki köylerde daha az sayıda olmakla birlikte Mardin kentinde, Savur, Killit, İdil, Nusaybin'de bu cemaate mensup insanlar yaşamaktadır. 20. yy başlarında Mardin'de önemli bir nüfusu bulunan süryani ortodokslar İstanbul'a ve İsveç, Almanya, Hollanda gibi avrupa ülkelerine göçler sonucunda Mardin ilinde sayıca azalmışlardır.
Süryanilerin konuştuğu dil sami dil grubuna bağlı yeni Aramcanın doğu Aramca koluna mensup bir dil olan turoyodur (arapça torani). Dinsel işlemlerin ve ayinlerin dili ise "lişano ktobonoyo" (kitap dili) denilen ve batı aram alfabesi kullanılarak yazılan eski bir dil süryanicedir. Bu nedenle bu gruba batı süryanileri de denilmektedir. Tur Abdin'in batı bölümünde ve Mardin civarındaki cemaat mensupları ise günlük dil olarak arapçanın kiltu lehçesini kullanmaktadır. Liturjide ise kısmen süryani alfabesi ile yazılan ve karşuni denilen arapça kullanımdadır. Batı süryani köyleri kürtçe konuşur. Kerburan köyündeki papazlar süryani alfabesi ile kürtçe yazarlar. Bugün cemaat arasında Türkçe giderek daha yaygın hale gelmektedir. Bir diğer hıristiyan cemaatte İdil'de, Silopide, Midyat merkezde ve Mardin kentinde yaşayan keldanilerdir. Mardin merkezinde bir kiliseri vardır.
Mardin'de bu grupların dışındaki hıristiyan cemaat mensupları arasında sadece kent merkezinde olmak üzere bugün birkaç aile ile temsil edilen Ermeni katolik ve sayısı birkaç kişiye inmiş bulunan protestanlar vardır. Mardin il sınırları içinde küçük bir etnik grup da Çeçenlerdir. 1877-1878 osmalı rus savaşından sonra Kızıltepeye yerleştirilmiş ve kafkasya kökenli olup bugün çaçanlar olarak yaşamakta ve türkçe konuşmaktadırlar.
Türkiye cumhuriyeti sınırları içindeki en büyük sünni arap topluluğu Mardin'dedir. Ağırlıklı olarak Midyat, Nusaybin yolunun batısında ve Midyat, Savur yolunun güneyinde kalan bölgede yaşayan araplar Midyat Savur hattının kuzeyinde kürtlerle karışık olarak Kızıltepe, Midyat Nusaybin ve Savur ilçelerinde ise küçük topluluklar halinde bulunurlar.
Mardin merkezde yakın zamanlara kadar çoğunlukta olan arap nüfuz azalmakta isede kentte ve çevrede konuşulan hakim dil arapçadır. Diğer etnik gruplarda farklı etnik gruplarla paylaştıkları alanlarda ve bazen de kendi aralarında ortak anlaşma dili olarak arapçayı kullanırlar.
Mardinde sami dil grubundan arapçanın kuzey mezopotamya kiltu grubuna dahil 6 lehçe konuşulmaktadır. Mardin kentine özgü arap lehçesi yalnızca müslümanlar tarafından değil hıristiyanlarca da kullanılmaktadır. Hristiyanların konuştuğu arapça müslümanların konuştuğu arapçadan güçlükle ayırt edilebilmektedir.
Bu lehçelerden birini konuşan Mıhamiler Savur, Midyat ve Ömerli arasında 50'ye yakın köyde oturmaktadır. Kürtçe ve troyo konuşulan bölgede yer alan Kartmin (Yayvan tepe) köyündeki araplar ise kendilerine özgü bir lehçe konuşmaktadırlar. Arap aşiretleri arasında kürtlerle ve hatta süryanilerle karışık olan pek çok aşiret bölgeye dağılmış vaziyettedir. Mardin'deki en kalabalık etnik grup sünni kürtlerdir. Sünni kürtlerin çoğunluğu şafi gruplardır. Mardindeki kürtlerin bir kısmı araplaşmıştır. Bunların içinde milli aşiret konfederasyonuna ait gruplar ağırlık taşır. Mardin'deki bir diğer kürt grubu yezidilerdir. Bu grup halta, saçlı, sekizbıyıklı, gibi adlarla anıldığı gibi suriye araplarınca dasnaye süryanilerce de çelkoye diye adlandırılırlar. Bugün il sınırları içinde zaman içinde çoğu müslümanlaşan yezidilere ait ya da yezidilerle diğer grupların karışık olarak yaşadıkları 26 köy saptanmıştır.
Kürt grupları büyük ölçüde aşiret yapılı halindedir. Şafi kürt aşiretleri diğer aşiretle, araplar ve hatta süryanilerle karışmış, yerleşik ya da yarı göçebe konumda olup Mardin il sınırlarınıda aşan ve tüm bölgeye yayılan pek çok aşiret vardır. Bu aşiretlerin çoğunun suriye ırak ve hatta iranla ilişkileri vardır. Çoğu Mardin bölgesini kışlamak için kullanan göçebe ve yarı göçebe aşiretler ise mevsimlik göç için Van, Hakkari, Siirt ve Şırnak yaylalarına gitmektedirler. Göçebe aşiretler daha sonra Mardin bölgesinin Dicle'ye yakın olan kesimlerinde İdil ve Nusaybin ilçeleri ile şimdi Mardin'den ayrılarak Şırnak iline bağlanmış olan Cizre ve Silopi ilçelerinde görülürler. Bugün tarihsel olarak Küh-ı Mardin ve Sahrayı Mardin olarak adlandırılan yani Mardin'in dağlık (Mazı dağı, Ömerli, Savur, Rişmil ) ve ovalık(Kızıltepe, Derbesiye ve Nusaybin'in batısı) kesimleri genellikle göçebe aşiretlerden arınmış gibidir.
Sevgili meslektaşım Nükhet Everi'nin de bahsettiği benim ülkem birçok dilden, dinden oluşan gerçek bir mozaik. Bu mozaik sonsuza dek korunmalıdır diye düşünüyorum.
Bilmem sizler ne dersiniz.? Ben bir göçmen ailenin ferdi olarak bu mozaikte yer almaktan çok büyük bir onur ve gurur duyuyorum.
Hoşça Kalın
Baha ile kalın...
Alıntı yapılan kaynak; Mardin Güneş Ülkesi Yazarı; Nükhet Everi Sayfa; 27-30
Alıntı ; T.C. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörlüğü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder